Justin Long etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Justin Long etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2010 Salı

LDR: Seni Uzaktan Sevmek

Uzak mesafe ilişkilerine -kendisine LDR dendiği de olur- acıklı bir bakış bu film. Esasında kötü değil sadece acıklı. Çevremde tam 3 tane bu şekilde ilişki sürdüren var, ve sanırım filmin tamamını onlarla karşılaştırarak izledim. İşin ilginç yani ayrıyken verdikleri tepkiler üç aşağı beş yukarı aynı. Sözün özü muhtemelen bu filmi çeken kişi gerçekten bir LDR yaşamış ve bundan epey çekmiş.
Filmin başında bir yaz aşkı geyiği dönüyor. 30larına gelmiş karakterlerimiz yaz aşkı için yaşlı gibi görünseler de ailelerinin yazlıklarında tatil yapan insanlar değil de New York'ta staj yapan kız ve orada çalışan oğlan olunca biraz mantığa bürünmüş. Konu da bir atari oyunuyla şekillendiği için aslında şu lise yaz aşklarına da bir gönderme var.

6 haftalık bir süreleri olduğunu ikisi de biliyor. Kız gideceğini, oğlan da ciddi bir ilişki istemediğini en başından belirtiyorlar. Sonra bu ikili 6 hafta boyunca çok eğleniyorlar falan filan. Buraları hikaye.
Sonra ayrılık vakti geliyor ve kızın aralarında epeyce bir saat ve mesafe farkı olan Şikago'ya dönmesi gerekiyor. Bir anda aydınlanan oğlanımız kızı bırakmak istemediğini ve dahası onu esasında sevdiğini anlıyor, ilişkiye bir şekilde devam kararı alıyorlar.  

1.Evre: Aramızda Mesafe Yok Canııııııım
Oğlan yerinde kalıp kız evine döndükten sonrasının başları bol telefon muhabbetleriyle, skypelerle sürüyor. İlk bir kaç ay bu sorun teşkil etmiyor, özlediklerinde uçağa atlayıp gidiyorlar, mesafe yokmuş gibi davranmaya çalışıyorlar. Ortada var olan sevgi iki tarafa da yetiyor ve sorunlar göz ardı ediliyor. 

2.Evre: Biletler De Pahalı, Yer De Yok, Çok Da Özledim Ama...
Noel zamanı olduğundan bilet bulamıyor ve ilk gerçek görüşememe hali baş gösteriyor. Noel'i internet üzerinden senkronize hediye açma merasimiyle sanki yanındaymışçasına kutluyorlar. Herşeye rağmen ortadaki sevgi yetiyor. Ah bi de yanımda olsa ruh hali temelinde yine de iyi ki var şeklinde mutluluğa devam ediliyor.

3.Evre: Yoksun İşte!
Hayatlarındaki her detayı birbirlerine anlat-a-madıklarını fark ediyorlar. Karakterler 20li değil 30lu yaşlarında olduklarından iş güç sahibi/olmaya çalışan insanlar. Kızın iş görüşmelerinden oğlanın haberi yok, oğlanın Şikago'ya gitme planlarından da kızın haberi yok. İkisi de "tüm fedakarlığı neden benden bekliyorsun?" noktasına geldiklerinde iki tarafın da kendince özveride olduklarını anlıyorlar, sevgi yine de bir nebze ortamı yumuşatıyor -Zaten filmin en güzel yanlarından biri sevgiden asla şüphe edilmemesi-. Kız oğlanın yanına geldiğinde şahane bir iş bulduğunu, amma velakin işin Şikago'da olduğunu söylemesiyle 4.Evre'ye geçiliyor.

4.Evre: Seni Seviyorum Ama...
Bu evrede kız da oğlan da artık çok yorulduklarını, 3 ayda bir görüşerek ilişki olmayacağını, henüz böylesi bir bağlılığa da tam hazır olup olmadıklarını bilmediklerini karşılıklı onaylıyorlar. Çocukça değil, son derece gerçekçi. Kızın New York'a gitmesi tüm kariyerini başlamadan bitirmesi gerek demek. Çok yetenekli bir yazar olmasına rağmen New York'taki gazetelerde iş bulamıyor. Garsonluğa talim etmekten de yorulmuş çünkü bunu zaten daha önce yapmış. Hayatını ertelemiş kendi deyimiyle, ve bunu en baştan yaşamak istemiyor. İleride ayrılırlarsa hayata 40 yaşında sıfırdan başlamak istemiyor. Oğlan işinden nefret de etse o da kızla aynı durumda. Şikago'da hiçbir plak şirketi kendisine iş vermemekte, kurulu düzenini iş bulmadan gidecek kadar riske atmak istemiyor. Birikmiş bir parası, zengin bir ailesi yok. Sadece aşk için körlemesine gidemeyecek kadar mantıklı.

Her iki taraf da birbirini çok da sevse birbirlerinin hayatlarını bozmaya gönüllü değiller. İleride bunların sorun çıkaracağının bilincindeler. Her ne kadar şimdi "senin için herşeyi yaparım" noktasında olsalar da, ileride bir kırgınlık anında "ama ben senin için hayatımı değiştirdim" lafını duymak istemiyorlar.

Tüm bunların mantıkla imtihanı sonucunda ayrılık kararı geliyor. Hiçbir kavga olmadan, sessiz ve sakince. Hatta dilim varmıyor ama olgunca. Severek ayrılanlar...

5.Evre: Ah O Özlemek Var Ya!
İşte severek ayrılmanın en pis yanıyla yüzleştikleri an. Her an özlüyorlar ve birbirleri hakkında bir tek kötü söz edemiyorlar. Bir nevi elleri kolları bağlı hayatlarına devam ediyorlar. Esasında hayatlarına devam etmiyorlar, sadece iş hayatlarına devam ediyorlar. İkisi de kimse bak-a-mıyor bu süre içinde, içlerinde hala o heyecan var, ve sanki aldatacaklarmış gibi geliyor ikisine de. İşte o noktada artık ayrılığın bir anlamı olmadığını fark ediyor oğlan, hayatını hem de istediği yönde değiştiriyor. Sefil olmadan, karşı tarafı asla suçlayamayacağı bir şekilde. İşini değişitirip kızın olduğu yere bir nevi bilinçaltıyla akarak... Korkusuzca da kızın karşısına çıkıyor, ve elbette bir romantik komediden beklenen usulde sonlanarak.

Her ne kadar Drew Barrymore bu film için yaşlı kalmış gibi görünse de, film oldukça gerçekçi. Komedi kısmıyla boğmasalarmış epey güzel bile diyebilirmişiz. Hem de çevremdekilerin -ve kendimin- eski/yeni LDR hadiseleriyle karşılaştırınca filmi daha bir çok sevdim. MSN başında sabahlamalar, telefona her üç dakikada bir bakmalar, aklının hep başka bir şehirde olması filan... Çok gerçekçi çoook... İşin tuhafı şu LDR dene hadisenin tüm o zorluk ve sorunlarının yanında çok da keyifli bi'şey olması. İnsan ne enteresan bi varlık yahu.

2 Ağustos 2009 Pazar

He's Just Not That Into You

Filmi Türkçe'ye "Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar?" diye çevirmişler ki, "Aslında Senden O Kadar Da Çok Hoşlanmıyor"dan çok daha güzel oturmuş. Tabii film hakkında biraz fazla ipucu veren bir ad olmuş, ama kesinlikle çok daha başarılı.

Film genel olarak bir kadın filmi. Hatta öğretici bir film. Bittiğinde yazan kişilerin hangi cinsiyetten olduğuna dair tahminde bulunmak çok zordu. Öylesine erkek gelen bir filmin bir anda dişileşmesi şaşırtıcıydı, ve yazarların adını görene dek sürdü bu şaşkınlık. Bir erkek ve bir kadından çıkan hikaye başka bir erkek ve bir kadın tarafından senaryolaştırılmış. İşte tam da bu havada zaten film. Erkeklerin bakış açısını kadınlar tarafından gördükten sonra kadınların bakış açılarını gören erkeklere geçiveriyoruz. Ama bunu tatsız bir şekilde yapmıyorlar.
Genel konusu olarak bir sürü kadın ve erkek bir şekilde ortak tanıdıklar vasıtasıyla ilişki içindeler. Kendi özel hayatlarındaki ilişkilerinin başarı ya da başarısızlığını izliyoruz.

Filmin en sevdiğim iki hikayesinden biri Beth-Neil ilişkisi. 7 yıldır birarada olan ama evlenemeyen bir çifti oynuyorlar. Kadın evlenmek istediğini belirtemiyor çünkü adam evliliğe inanılmaz derecede karşı. Ama kadın bir noktada evlenmek istediğini dile getirince ilişki son buluyor. İşte esas güzellik bundan sonra başlıyor. Evli çiftleri izleyen kadın onların mutsuzluğunu görüyor. Sevgilisinin ona yaptığı jestleri fark edip evlenmekten vazgeçiyor. Tam bu noktada erkeklerin evlenmeme sebeplerinin kaçırdıkları kadınlar olduğunu fark eden adam ise 7 yıl içinde zaten bir başkasına hiç bakmadığını fark edip evlenmekten kaçmanın bir anlamı olmadığını görüyor. Sonu bir kadın fantezisi elbette, ama gelişimi çok naif. Kadın Jennifer Aniston, adam ise Ben Affleck (-ah bi de rol yapabilse-).

Bir diğer hikaye ise denemekten hiç vazgeçmeyen Gigi. Başlı başına hikayenin tamamı Gigi aslında. Kendinden hoşlanılmadığını dahi anlayamayacak kadar iyi niyetli. Çıktığı her erkeğin rüyalarının beyaz atlı prensi olduğu yanılgısında. Onun ayaklarını yere bastırmaya çalışan ise yine bir erkeğin peşindeyken tanıştığı ve kendisinden hoşlandığına emin olduğu Alex. Alex'in ise bu duygularla -belli bir noktaya kadar- hiç alaksı yok. O ana kadar nafi ve sakin olarak betimlenen Gigi'nin patladığı tek insanın Alex olması ise hikayenin kırılma noktası oluyor. Gigi karakterini hiç değiştirmeden yoluna devam ederken, Alex yerden yukarılara doğru yol alıyor. Hikayenin en can alıcı belki de kadınlar için öğretici olan konuşmaları bu ikili arasında geçiyor. Kadınların tipik nevrotik davranışlarını sergileyen Gigi'ye karşı Alex tam bir erkek bakış açısında. "Sana şunu diyorsa altında anlam arama işte, erkekler düz bakar" geyiğinin bir numaralı temsilcisi. Onun ayaklarının yere fazlaca sağlam bastığının kanıtı ise yine Gigi. Her türlü kırılmaya, aranmamaya ve istenmemeye rağmen akıllı bir kız olan Gigi denemekten vazgeçmeyerek kazanıyor. Gigi rolünde Ginnifer Goodwin, Alex rolünde ise Justin Long hikayeyi çok hoş bir oyunla veriyorlar, ve akıcılık bir noktada onlara teslim edilmiş durumda. Şahis kanaatimce de iyi ki de onlara teslim edilmişi Yüzlerine diğerleri kadar aşina olmadığımız bu ikili hikayeyi çok gerçekçi götürüyorlar, ve biz kadınları mutlu edecek olan hikaye de onlarda zaten.

Bunlar dışındaki hikayeler de sevimliden ziyade öğretici. Ama filmin ahlaki yaklaşımı biraz da sinir bozucu. Filmin başında sadece bir evli çiftimiz var, ve erkek aslında evlenmek istememiş. Karısını aldatıyor, ve karısının bir süre için evliliğini kurtarmak için yaptıklarını izliyoruz. Bu arada aldatılan kadın da Jennifer Connoly yani, az buz bir kadın da değil. Adamın aldattığı kadının da Scarlett Johansson olduğunu düşünürsek Bradley Cooper'ın şanslı bir adam olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu şans filmin sonuna kadar sürüyor, sonunda elinde patlıyor. Daha da fenası kötü şeylerin sadece aldatan kişilerin başına geliyor olması.

Kısacası filmin genel havası "denemekten vazgeçmeyen kazanır, elindekilerin değerini bilmeyen kaybeder bu hayatta". Bu bakışa gelene kadar güzel ilerleyen film bir anda bu fazla ahlaki bakış açısına bürünmese belki çok daha sürprizli bitebilirdi, ama ahlaka erene kadar getirdiği eğlence hali de yetti.

Sağından solundan ünlü çıkıyor filmin, ama dikkat dağıtıcı şekilde yapmamışlar neyse ki. Her karaktere belli bir hikaye vermişler, hikayesini sevsek de zayıf bulsak da en azından hikayelerinin olması hoş olmuş. Netice itibariyle iyi bir kadın filmi çıkmış, erkeklerin kadın bakış açılarını biraz olsun anlamalarıyla son bulması ise tam bir kadın fantezisi olmuş.