30 Ekim 2010 Cumartesi

Ryan Gosling No.1: Half Nelson

Şu filme şimdiye dek yazmadığıma inanamıyorum. Yaklaşık 3 sene önce izlediğim bu filme ne kadar şaşırdığım hala aklımda ve sırf yazabilmek -ve tabii ki gözlerimi de şenlendirmek- için tekrar izledim. Hala şaşırıyorum ve mutlu oluyorum, halbuki bu film depresif değil mi?

Esasında hem çok uzun yazmak istiyorum hem de hakkında konuşmamak ve herkesi merakta bırakıp izlettirmek izliyorum. O kadar yetenekli olmadığımdan birinci yoldan gideyim.

Filmin adı Kafakol anlamında. Kendi kendini kafakola alan bir adamı anlatıyor esasında. Adamımız Dan yenilikçi bir tarih hocası, sadece bir öğrencinin hayatını bile değiştirse çok büyük bir değişim olduğuna inancı tam. Hayatını da bu yönde sürdürüyor, küçük bir mahallede bir devlet okulunda öğrencilerini araştırmaya ve düşünmeye sevk ediyor. Bu kısmı bütün film boyu git/gel şeklinde görüyoruz.

Öğrencilerden birinin ağabeyi uyuşturucu satmaktan içeride. Kızın da geleceği bu yönde gibi görünmekte. Sert görünümlü ve kendince kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bu kızın umudu uyuşturulmuş hallerinde baskın basanın yaptığı hocası. Aralarında bir nevi sırra dayalı dostluk gelişiyor.

Filmin en enteresan kısmı hocanın bu alemlere dalmasında kendince bir sorun görmemesi. Derslerini aksatmıyor ama gitgide uyuşma miktarı artıyor. Anlattıkları saçmalaşmıyor ama hayatı saçmalaşıyor. Kendisinin dahi kendisinden beklemeyeceği hatalar yapıyor, film bir noktada kopuyor. Koptuğu noktayı da ailenin alkol tüketimiyle vermeleri filmde biraz sırıtmış esasında. Sebeplerini bilmesek daha bi şahane olabilirmiş belki de.
Kopmamasını o ana kadar sağlayan şey kızı koruma isteği. Kendisinin ne olduğunun farkında olan adam kendiyle çeliştiğinin de bilincinde ama buna rağmen kendi torbacısına terslenmekten, kızı korumaya çalışmaktan geri durmuyor. Ne zaman ki torbacısı el değiştiriyor, kızın adamı kurtarma vakti geldiği anlaşılıyor ve o bıddırık boyuyla alemlere girip adamı bu hayattan çekip almaya çalışıyor.
İlişkilerin son derece dürüst ve naif olduğu film tan bir bağımsız film tekniğiyle çekilmiş. Kamera zaman zaman omuzda ve devamlı hareket halinde, zaman zaman yerinden kıpırdamıyor ve hareketleri kafamızda kurgulamamızı sağlıyor.

İki ufak videoyla bitirelim yazıyı. Birincisi adamın hayata bakış açısı, ikincisi ise adamın kızı kurtarma çabalarındayken daha da batması....
Isabel: Sen komünist misin?
Dan: Ne?
Isabel: Kitaplarına bir göz attım. "Che Afrika'da"?
Dan: Eee?
Isabel: "Komünist Manifesto"?
Dan: "Kavgam"ın bir baskısını bulsan, bu beni Nazi mi yapardı?
Isabel: Bu var ya, harika bir şey. Çok lezzetli.
Dan: Asıl sıcakken yiyeceksin.
Isabel: "Kavgam"ın bir baskısı sende yok ama olsa evet. Sana Nazi olup olmadığını sorardım.
Dan: Belki de saklıyorumdur.
Isabel: Neden saklayasın ki?
Dan: Çünkü artık bir Nazi olmanın fiyakası kalmadı tatlım.


Torbacı: Ne var ne yok Hocam? Tazatlar nasıl gidiyor?
Dan: Tezatlar! Konuşabilir miyiz?
Torbacı: Hayırdır?
Dan: Tamam bak şimdi. Şu an seninle bu konuşmayı yapan kişi olmak benim de hoşuma gitmiyor. Drey'den uzak durmanı istiyorum.
Torbacı: Anlamadım?
Dan: Beni duydun. Bana bir kıyak yap. Tamam mı? Lütfen.
Torbacı: Sana bir kıyak mı yapayım?
Dan: Ne dediğimi biliyorsun. Beni gayet iyi anladın.
Torbacı: Ne yani bu "Ondan uzak dur, o benim için çok değerli" muhabbeti mi?
Dan: Ben dalga geçmiyorum.
Torbacı: Farkındayım.
Dan: Anlaştık mı o halde?
Torbacı: Bak dostum. Drey benim yakınım. Benim arkadaşım o. Tüm bu hergeleler de benim dostum. Sen de benim dostum olmak ister misin?
Dan: Bu da ne böyle? Şirinler konseyi mi?
Torbacı: Şirinler konseyi mi?
Dan: Sen beni dinliyor musun be adam?
Torbacı: Neden bu kadar sinirlisin ki dostum?
Dan: Çünkü beni dinlemiyorsun!
Torbacı: İşte buradayım, neden bahsettiğini söyle!
Dan: Sana iyi bir şey yapmanı söylüyorum. İyi bir şey yapabilir misin?
Torbacı: İşte şimdi meselenin özüne geldik. Beyazların yaptığı doğrudur, öyle mi? Yani...
Dan: Bununla hiç ilgisi yok!
Torbacı: Hayır, hayır, Drey'in senin gibi birine sahip olması çok güzel Bay Siktiğim Örnek Vatandaşı!
Dan: Bilmiyorum! Bilmiyorum! Sikeyim. Bir şey yapmam gerektiği için bu böyle, tamam mı? Ama ne yapmam gerekiyor?
Torbacı: Bak dostum... İçecek bi'şeyler ister misin?
Dan: Ne?
Torbacı: Bir şey içmek ister misin diyorum? Susadın mı? Ne dersin?
Dan: Tamam.
Torbacı: Şeker ister misin? Dostum o kediye dokunma! Millet, bu Dan Hoca. Bunlar bizim tayfa. Mike'ın küçük kardeşi - Drey'in öğretmeni.

Jim Sheridan: Brothers

Jim Sheridan yine canımıza okudu. Bu adamın sakin sakin giydirmesi beni bitiriyor. Şimdiye kadar hiç bir ana karakterinin öyle yaygara koparmayan tipler olmasına ne demeli peki? Belki In The Name of the Father'ı birazcık ayrı tutabiliriz ama onda da esas mücadeleyi başlatan ve ilk evresini yürüten baba karakteri bu sınıfa girer herhalde.

Geceyarısı aşkın daha ağır basacağını düşünerek koyduk bu filmi. Savaşa giden mutlu eş/baba kaza geçirir ve ölür. Eş de kardeşle bir takım duygusal ilişkiler içine girer, sonra öldü sanılan eş/baba geri gelir, aşkentrikaihtiras üçgeninde film sürer... Ama film Jim Sheridan filmi olduğunu hesaba katmamıştım, büyük akılsızlık.

Yukarıda geçtiği şekilde son derece basit ve tatsız olabilecek bu filmi almış, son derece vurucu ve iç burucu bir hale getirmiş. İrlanda yerine In America gibisine yine Amerika'dayız, ama konunun merkezi bu kez İrlandalılar değil. Amerikan bir ailenin çok da Amerikan filmlerinde görmediğimiz şekilde -bir nevi İrlandavari hatta- aile bağlarını görüyoruz.
Sevilen eş/baba Sam rolü Tobey Maguire'a verilmiş -Kendisine önyargılarımdan olabilir ama tam da olmamış sanki. Daha doğrusu karşısındaki oyuncular bu kadar iyi olmasalar şahane olmuş diyebilirmişiz de onların arasında azıcık tutuk kalmış gibi.- Son derece sevilen ve seven bir karakter, dürüst ve cesur. Vatanını çok seven ve uğruna Afganistan'a gidebilecek sıkı bir asker. Gitmeden önce hırsız kardeşini -güzel insan Jack Gylenhaal- hapisten çıkarıp sahipleniyor, evinin kapılarını açıyor. Kardeşin babayla arası felaket zira. Askerimiz savaşta esir düşüyor, ama eve öldü haberi geliyor. Herkes yavaş bir toparlanma süresinden sonra hayatına devam noktasına geldiğinde adam görünümde iyi, duygusal olarak enkaz halinde eve geliyor.
Bu kayıp süreci o kadar vurucu vermiş ki yönetmenimiz, etkilenmemek zor. Her iki tarafı paralel halde veriyor, ve birindeki rahatlık ortamı diğerinin rahatsız ediciliğini daha da arttırmış. Görüntüler değil rahatsız eden, öyle kanlı canlı sahnelerden bahsetmiyorum, herşey insanlık çerçevesinde. Bütün duygusallık ve rahatsızlık hep insan boyunda. Ağır işkencelerden bir anda çocuklarıyla mutlu mesut buz pateni yapan eş Grace -O nasıl bir varlıktır ön adlı Natalie Portman- ve onların toparlanma sürecinin katalizörü amca Tommy'ye dönüyor sahne. -Buraya bir dip not düşeceğim, bu kadının zerafeti beni öldürüyor, o kadar güzel ve zarif ki kıskanamıyorum bile, elimde sadece oyunculuğunu sevmek ve saygı duymak kalıyor, bu da sinirimi daha çok bozuyor, kıskanıp nefret bile edemiyorum kendisinden-
Kardeş Tommy son derece sorumsuz bir tip. Ama büyük kayıpların insanları nasıl değiştireceğini bilemiyoruz mantığıyla ağabeyin ölümünden sonra aileye sahip çıkmak, aslında sahip çıkmak demeyelim, aileyi yeniden hayata döndürmek rolünü üstleniyor. Mutfak bir sembol olmuş filmde, onu yenilerken bütün ailenin karamsarlığı da gidiveriyor. Çocuklar zaten çok görmedikleri babalarının yerine amcalarını oturtmaktan çekinmiyorlar. Grace ile Tommy arasındaki yakınlaşma eş/babanın dönmesiyle son buluyor.
İşte bundan sonrası filmde bambaşka bir pencere açıyor. Kendi suçluluk duygusu -sebebini yazarsak tadı kaçar- ile başedebilmek için yerine kıskançlığı oturtan Sam günden güne suçluluğun ağır basmasıyla zıvanadan çıkıyor ve zaten garip gelen sakinliği yerini histerik bir hale bırakıyor. Fakat en çok şapka çıkarttığım nokta tüm karakterlerin aile bağına verdikleri önem, kendi duygularını hiçe sayabilmeleri. Amca Tommy bir anda denklemden çıkıvermekte bir mahsur görmüyor, içinde fırtınalar kopuyor olması ailesini önde tutmasını geçmiyor. Sonu ise tam bir tahmin edilemezlik, oysa ne tatsız sonlar kurgulamıştım, hiç biri de filme yakışmamıştı.

Bir aile dramı diyebiliriz aslında, savaşın etkilediği bir aile. Savaşın her türlüsüne karşı olduğunu bildiğimiz Jim Sheridan etik/acı/etki sorgulamadığı hiçbir şey bırakmadan herşeye kendi tadında dokunmuş, ve ortaya bu az bağıran, sakinliğiyle burkan film çıkmış. Neredeyse tüm filmlerini izlediğim yönetmen, her seferinde beni bozguna uğratmaktan çekinmiyor ve her seferinde kendisine daha çok bağlanmama sebep oluyor.

28 Ekim 2010 Perşembe

BeŞ Şehİr

Onur Ünlü gözümde hayalini bile kuramayacağım filmlerin yönetmeni. Polis görece zor bir filmdi belki ama mavra filmi Güneş'in Oğlu fikri çılgın, kurgusu daha çılgın bir filmdi. Bu hesapla ve zihnimde yarattığım resme göre Beş Şehir hem çılgın hem de yerinde bir komiklikte olmalıydı. Yanıldığım filmin daha ilk hikayesinde gözüme sokuldu, hem de ne kadar güzel bir şekilde.

Kısa hikayeciklerin birbirleriyle kesişme/çarpışma yaptığı filmleri zaten seviyorum ve saygım sonsuz. Ama bu kurgu Onur Ünlü'den gelince daha mı kayırıyorum ne? Film takip edenleri anlatıyor, uzaktan aşıkları, arkadan gelenleri, hayata tutunmak istemeyenleri, hastaları, çevresi hastaları....

Filmin adı Beş Şehir ama beş insan'ı anlatıyor daha ziyade. Sütten çıkma ak kaşık olmayan karakterlerimizin her biri bir şekilde katil. Kendinin katili ya da hayallerin katili gibi romantik hallerin yanında basbayağı da katiller. Ve hepsi mahkum aynı zamanda, mecazen mahkum, ölüme mahkum. Bu kısmı biraz konu aktıkça karşımıza çıkan bir durum, her iki kişiden birisi kanser filmde. Belki de en az birisi demek daha doğru olur.
Aydın isimli polisin hikayesiyle açılıyor film, ve Tansu Biçer'in şahanelikte bir oyunculuğu ile Aydın'dan bütün film boyu nefret ediyoruz. Amacı nefret edilmek olan bu karakter filmin en büyük kozu belki de. Kesişmelerin ortak noktası ve yettin beeee diye bağırıp çağırma isteği yaratan yegane kişi.
İkinci hikayemiz Osman. Kendisi henüz 10lu yaşlarında bir kötü tohum, ya da platonik aşık. Hangisini seçeceğiniz size bırakılmış. Ege Tanman'ın o sevimli yüzü bu rolde öyle bir zıtlık yaratmış ki bu tür rollerin genelde "kötü bak evladıııım" çocuklarına verildiğini düşünüce bu noktaya da ayrı bir şapka çıkartıyorum. İnanılmaz bir aşık, yaşı bir yana aşk uğruna neler yapılabilir olayının yılmaz temsilcisi, hem de 10lu yaşlarının başında. Ailesini -ve kendini- hiçe sayan, hasta, romantik ve usanmayan bir karakter. Usanmamak uğruna yapabilecekleri ise akıllara seza.
Üçüncü hikaye -ki zannımca en garibi, uçuğu ve haliyle en çekicisi- Şevket ve Kedi arasındaki diyaloglar. Şevket Romeo ve yoldan geçen bir kıza ilan-ı aşk edecek kadar da cesur bir şair. Felsefik konuşmalarının karşı cephesi ise akıllı ötesi Kedi. Kedi bir nevi Donnie Darko'nun tavşanı. Diyalogların vuruculuğu ise kedinin konuşurken kedi olduğunu devamlı yinelemesi. Lafı edip "e ben kediyiiim" şeklindeki şahane kaçışları. Şebnem Sönmez ve Ahmet Rıfat Şungar'ın kesişmesi ise Beste Bereket'in Dilek'ine oluyor. "Şiir okumadığın belli senin, aşık adam sınanmaz" gibi bir çok filmde beylik kalabilecek laflar bu filmde son derec naif. 3 ayrı tonda edilen "İsmim Şevket" ve "Yunus büyük şair be" lafları karakterin yanaklarını sıkma isteği yaratıyor.
Dördüncü hikaye Dilek'in babası Öğretmen Tevfik. Zaten Bülent Emin Yarar'ı pek bi' seviyoruz, bir nevi fetiş oyuncu haline geldi neredeyse. Bu karakter kendinden yaralı tek karakter. İyi bir işi, özlediği karısı ve kızı, bir de muhtemelen sevdiği yeni karısı var. Öğrencileriyle arası iyi, herkesten saygı gören tek karakter. Buna rağmen ağır kayıplar içerisinde, ve konulduğu konumdan rahatsız. Rahatsızığını en hissettirmeden yok eden karakter de sanıyorum buydu.
Kızı Dilek ise hikayenin son karakteri. Beste Bereket'in -kendisi nefret edermiş böyle anılmaktan ama- sevimliliği karakterin sertliğiyle taban tabana zıt ve bir o kadar uyumlu. Sonundaki saçmalığı bile yok eden bir hikayesi var, ve Şair ile Kedi'nin kesiştiği, kesişerek mutlu ettiği kişi. Dünyanın en büyük sorununun kendinde olduğuna inanıyor. Şair'in sorunlarını küçük görüyor ve o da bi'şey mi diyor, ancak lafının sonunu getirmeyecek derecede de acımasız. Bir o kadar da kırılgan ve hassas bir hali var, ki biz bunların hepsinin sebebini sonradan öğreniyoruz.
Silah olayına vurgu sanki Güneş'in Oğlu'na bir tür gönderme gibi... Polis göndermesi ise gayet açıktan yapılmakta...Öyle acıklı ve bir o kadar da umutsuz bir film ki o mavra hali beklerken iyice karamsarlığa kapılıyorsunuz, ama bu filme kötü bir yan kazandırmaktan ziyade herşeyiyle artıya dönüşüyor. Belki benim bakış açım ama Onur Ünlü'nin iyi bir hikayeci olduğunu yine ve yeniden düşünüp duruyorum film boyunca. Masallar anlatan adam yerine geçti benim için.

27 Ekim 2010 Çarşamba

İçinden Müzik Geçen Filmler No.4: Little Voice

-21/08/2008 tarihli yazıdan güncelleme-
Yıl 1998 ya da 1999. Sinemaya gitmeye kararlıyız. Filmimiz Urban Legends. Bir şekilde 5 dakika kadar gecikiyoruz ve film daha reklamlarda. O esnada bu filmin afişini görüyoruz ve boşver ya hadi Little Voice'ı deneyelim diyoruz. Film hakkında hiç bir bilgimiz yok ve neyle karşılacağımıza dair en ufacık bir fikrimiz de... Film bittikten sonra öylesine mutluluk doluyuz ki, diğer filme gitmemiş olmaktan gurur duyuyoruz. Urban Legends'ı da hala izleyebilmiş değilim, her gördüğümde aklımın bu şahane filme akıyor olmasından muhtemelen...

Türkçe'ye Yıldızların Sesi diye çevrilmiş bir film bu, çok da mantıklı ve film hakkında şahane ipucu veren bir çeviri. Filmi bu kategoriye koyan ise içinde müziğe verdiği önemin yanısıra müziğin bu karaktere verdiği önem. Müzik olmadan herşeyi reddeden kızımızın dünya ile -ya da öte dünya ile- tek bağlantısı o şahane sesler ve dönem şarkıları. Hayata tek tutunma noktası babasına yaptığı şovlarken bu filmi bu kategoriye almazsak I Am Sam'i kayırmış olurmuşuz gibi geldi...


Esas kızımız son derece sessiz, içine kapanık, hatta neredeyse hiç konuşmayıp hiç dışarı çıkmayan biridir. O kadar sessiz konuşur ki konuştuğu anlarda, annesi ona L.V. (Little Voice-Küçük Ses) diye hitap eder ve artık bu isim onun üzerine yapışmıştır, herkes ona böyle demektedir. Ancak kurtadam misali, plaklarının başına geçtiği zaman apayrı bir kimliğe bürünür, dinlediği şarkıcının -ki her zaman eskilerden biridir bu, kimi zaman MM, kimi zaman Judy Garland, vs vs- kimliğine bürünüverir. Ama bunun için de bir koşulu her zaman vardır: babası...

Baba figürü bu filmde çok önemlidir. Kızı inatla sahneye çıkartmaya çalıştıkları bir sahnede açılması için gereken tek şey babasıdır ve bir anda babası karşısında beliverir, siyah beyaz bir şekilde hayalindeki yerini bulur. Gösterisini sadece babası için yapar. Babanın geldiği anda o sessiz, naif kişi gider, şarkılar bulur yerini.


Bu arada bir de kuşçu çocuğumuz -Ewan McGregor- vardır ki kendisi l.v. ye kaptırıvermiştir gönlünü. İki yaralı kişinin birbirine duydukları sevgi kişide saygı uyandırır ve filmi çok sıcak kılar. Çünkü o kadar temiz iki kişidir ki sanki bu dünyaya ait değillermiş gibilerdir. Esasında film o kadar naif ve sakindir ki insan kendini l.v. nin yerine koymakla koymamak arasında bocalar durur.


Müziğin şahane kullanıldığı, filmin müzikal olmaktan uzak ama müziğin bir çeşit başrol olduğu, şahane mi şahane, sakin mi sakin ve dahası bir o kadar da naif ve maalesef göz ardı edilmiş bir filmle karşı karşıyayız kısacası.

24 Ekim 2010 Pazar

İçinden Müzik Geçen Filmler no.3: Un Coeur en Hiver

Şimdi anlatmak istediğim filmin ne tanıtılmaya ne de hakkında yapılan çok güzel yorumların yanında fazladan edilecek iki kelama ihtiyacı var. Yine de her film her insanda farklı tınılar bırakıyor, en kıymetli olanları kaydetmek gerek. Türkçesiyle "Ayazda Bir Yürek" müzik ve duygular hakkında. Hiç şüphesiz içinden müzik geçen filmler kategorisinde, çünkü hayatını müziğe adamış üç insan arasında geçen bir aşk öyküsünü anlatıyor. Benim için kıymetli olmasının sebebi ise sinema dünyası duygular hakkında bu kadar çok basmakalıp tanım koymuşken bu filmde gerçek hayatta yaşanan duyguların belirsizliğini bulmuş olmam.


Müzik üzerine kurgulanan filmlerin ayrı bir sürükleyiciliği oluyor. Müzik duyguları hissettirmek konusunda sinemadan daha yetkin bir dil. Diğer sanatlardan daha içgüdüsel olduğu için kulaklardan başka hiçbir donanım gerekmeksizin her tür müzikten zevk almak mümkün. Herhangi bir sahneye etkileyici bir melodi eşlik ettiği zaman filmin bütün seyri değişiyor. Tabi bizim içinden müzik geçen filmler deyince anladığımız bu türden formüller değil, müziğe gerçek bir rol verilmesi esas tercihimiz.

Ayazda bir Yürek'deki üç ana karakter hayatını farklı şekillerde keman üstüne kurmuş olan insanlar. Onların müzikle olan ilişkileri gerçek kişiliklerini ele veriyor. Stephane ileri düzeyde bir keman tamircisi. Genç yaşta sanatçı olamayacağına ikna olmuş, filmde soğukta kalan kalbin sahibi olan kişi. Maxim onun iş ortağı, teknik işlerden çok iş alma ve ilişkilerden sorumlu, sanatçılarla arkadaşlık eden, sosyal, becerikli, politik bir iş adamı. Camille ise bir keman sanatçısı. Kendini başlarda çok açığa vurmasa da film ilerledikçe duygularını kemana hayat verir gibi dolu dizgin yaşamak istediğini anladığımız tutkulu bir virtüöz.

Film Stephane'ın Maxim'i tanımlamasıyla başlıyor, zaten film boyunca o her zaman gözlemci olarak kalıyor. İkisi çok zıt karakterler olsa da iyi bir iş paylaşımı yapmış, sağlam bir düzen kurmuş insanlar. Birlikte yedikleri bir yemek esnasında Maxim Camille ile beraber olduğunu ve eşinden ayrıldığını anlatıyor. Camille ve Stephane tanıştıkları zaman genç kadın Stephane'dan hemen etkileniyor. Stephane müzikten anlayan, kendisini sürekli geri planda tutan, duyarlı olduğunu hissettiren entelektüel bir adamdır ve her şeyiyle ortada olan Maxim'e göre daha ilginçtir. Camille giderek bu gizemli adama karşı duygular beslemeye başlar. Peki Stephane ona karşı neler hissetmektedir?

Yorumun bundan sonrası izlemeyenler için fazla bilgi barındırıyor.

Film boyunca belki alışkanlıktan olsa gerek Stephane'ın Camille karşısında duygusal olarak çözülmesini bekliyoruz. Hatta ben Maxim aralarından çekildiği zaman rahat bir nefes aldım diyebilirim. Nette okuduğum yorumlarda Stephane'ı Camille'i baştan çıkarıp sonra terketmekle suçlayanlar vardı. Ne var ki Stephane hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değil, film boyunca kendini ele vermemeyi başarıyor. Mesela ilk prova sahnesinde Camille ve Stephane arasında bir elektriklenme olduğunu söyleyebiliriz, en azından Camille bunu böyle algılıyor. Ancak sonraki sahnede Stephane'ın kemanı iyileştirmek için bir fikri olduğunu öğreniyoruz. Muhtemelen Stephane provada Camille'i değil kemanı izliyordu. Camille kendini tamamen duygulara kaptırıyor ve Stephane'ı olduğu gibi göremiyor. Kendini Stephane'ın önüne tüm gücüyle attığı zaman o karşılık vermeyince büyük bir düş kırıklığına uğruyor ve onu kalpsizlikle suçluyor.

Stephane tam bir muamma. Onu ailesini gözlediği anlarda izlediğimiz zaman duyarlı, merhametli, kibar, zeki bir adam olduğunu düşünüyoruz. Bazı yorumlar onun sosyal açıdan yeteneksiz, bu konularda Maxim'e bağımlı olduğunu söylüyor. Ama ben onun duygusal ilişki kuramamaktan çok kurmayı reddettiğini düşünüyorum. Bu önemli bir ayırım. Stephane'ın Helene ile olan ilişkisi de bunu kanıtlıyor gibi. İkisi çok yakın arkadaşlar, ancak bu derece samimiyet kurabilmelerinin nedeni Helene'nin duygusal bir beklentisi olmaması.

Film boyunca karakterler ya konuşuyor, ya da müzik yapıyor ve dinliyorlar. Emmanuelle Béart keman çaldığı sahnelerde çok başarılı, tutkularını hem müzik yaparken hem de diyaloglarda çok güzel hissettiriyor. Stephane'ı hem bu kadar sevip hem de karakterini çözememizin nedeni ise Daniel Auteuil'in ölçülü oyunu olmalı. Müziği seviyor, çok güzel eleştirisini yapabiliyor ama yeteneği olmadığına inandığı için kesinlikle müzik yapmaya kalkışmıyor. Müziği üretebilmek için kuvvetli bir duygusal iç hayat gerekiyor, bu da belli ki Stephane'ın içinde ya olmayan ya da varlığı reddedilen bir dünya.

23 Ekim 2010 Cumartesi

İçinden Müzik Geçen Filmler No.2: Shine

Bu filme o kadar uzun süredir yazmak istiyordum ki... Ama cesaretim yetmiyordu, hala da tam olarak bu filmle ilgili hissettiklerimi yazabileceğime inanmıyorum. Filme müzikal diyebilirsiniz ama bende yarattığı izlenim içinden müziğin geçtiği ve bu müziğin karaktere olan etkisinin gösterildiği bir film olduğu yönünde.

Müziklerin kişileri ne derece etkileyebildiğine, hatta onları nasıl ele geçirdiğine dair inanç eksikliği olan varsa hemen bu filme koşmalı.
Film disiplinli bir babanın yoğun etkisinde büyüye(meye)n birini anlatmakta. Çok disiplinli baba çocuğunun muhteşem ötesi bir piyanist olmasını istiyor. Hiç hata yapmamalı, en ufacık bir nota yanlışlığında hemen onu düzeltmeli ve mükemmel müzisyen olma yolunda hedefinden şaşmamalı. Kısacası bir tür makine olmalı. Ancak babanın hesaba katmadığı bir olgu var: Duygular.
Çocuk başlarda babasını mutlu etmek için elinden geleni yapmakta, rezil olma pahasına mükemmele koşmakta. Ancak filmlerde her fazla mükemmel insanın başına gelen bu çocuğun da başına gelir ve çocukta  da film kopar. Üniversitede müzik bölümünde burslu okurken Rachmaninoff No.3'e sarar (bu da babayla ilgili elbette) ve bu çalınması neredeyse imkansız eserle beraber gerçeklikten de kopmaya başlar.
İlerleyen yaşlarında tanırız biz bu adamı, sarhoş, durmadan konuşan, kelimeleri bir cümle oluşturmayan, kafa hızına ağzının yetişmediği bir adam. O kadar hızlı nota basmaya alışmış parmaklar ve beyin, haliyle düşünce hızını da 2 vites yükseltmiş ancak beden buna uyum sağlayamamakta. Bir kafeye girer ve piyano görür. Herkesin deli olarak gördüğü adam piyanonun başına geçince inanılmaz bir mucize olarak görülmeye başlar ve bir de aşık olur/olunur.
Bir tür iç hesaplaşma filmi aynı zamanda, adamın kendisi ve babasıyla olan bir iç hesaplaşması. Babasının baskısını hayatı boyunca hissetmenin ezikliği ve o deha beyni çatışmakta. Babası yanında olmadığında bile aynı baskı altında olmaktan yorgun düşen bir über-beyin. Geoffrey Rush'ın piyanoyla ilişkisi ve o deli/deha uyumu ise enfes. Filmin sizi içine çekmesi ise 30 saniye sürüyor, sonrası kalan ömrünüz boyunca Rachmaninoff No.3'ü en güzel kim çalar arayışlarıyla geçirmeniz oluyor.

İçinden Müzik Geçen Filmler No.1: I Am Sam

Bıkkınla ortak bir seri yapalım dedik ve içinden müzik geçen ama tam anlamıyla müzikal sayılmayan filmleri irdeleyelim diye bir karara vardık. Sanırım ikimizin müzik zevklerindeki uyum/fark filmlerde işlemiyor ve hemen hemen aynı müzikli filmleri seviyoruz. Söz üstüne söz olayını da -umuyorum- bu seride devam ettirme ihtimalimiz de yüksek.

Beatles ile aramız uzun zamandır iyi, o yüzden ilk film olarak kendi adıma I Am Sam'e yazmaktan geri durmayacağım gibi. Sean Penn'in kimilerine göre abartılı oyunuyla süslü bu filmin ufak kızdan ve Sean Penn'den sonraki, hatta belki de önceki, başrolü Beatles şarkılarına ait.
Zeka yaşı oldukça düşük, hayatını iyi bir baba olmaya adamış bir adamın kızıyla ilişkisi üzerine bir filmden söz ediyoruz. Babanın hayatta tutunduğu dalı kızı, onu kaybetmemek uğruna verdiği mücadele filmin ana teması. Ama kızından bile önce var olan tutkusu Beatles şarkıları. Çocuğunun ismini bile şarkılardan seçiyor. Sanki o şarkılarla arasında bizim tam olarak göremediğimiz ama hissettiğimiz bir bağ var. Her durum ve şarta uygun bir şarkı bulurken, desteğini de yine sözlerden yahut melodilerden alıyor adam. Ama film müzikal olmaktan çok uzak.

Filmi "içinden müzik geçen filmler" kategorisinin baş köşesine oturmasına sebep belki de bu şarkıların ön plana çıkmaksızın filme ve karakterlere verdiği destek. Tamamen müziklere abanmak yerine alt metinden akan müzik ve sözler karakterlere daha bir tutkuyla bağlanma neden sanki. hem de Beatles şarkıları. Bu şarkıların bir insanın hayatına yön verebileceğine inanmak ne kadar uzak bir olguysu benim için. Derin sözleri var elbette ama sanki Beatles benim gözümde daha farklı bir konumdaydı bu filme kadar. Dinlemesi keyifli, sözleri aşk üzerine. Halbuki Sam karakteri için o şarkılar öğretici, kızını yetiştirme yolunu gösteren, hayatının bir tür ışık tutan deniz feneri. Yolunu bulmasını sağlayıcı bir öğe. Kızı için de aynı durum söz konusu. Babasıyla olan derin bağ sanki onun Beatles şarkılarıyla da bir çeşit transını gerçekleştirmiş. Adını aldığı şarkının elmaslarını üzerinde taşıyor sanki çocuk, o pırıltılı zeka Sam'in adını vereceği şarkıyı seçmesini sağlamış sanki: Lucy in the Sky with Diamonds.
Sean Penn'i zaten severim, saygım büyük. Hem muhalifliğine hem çılgınlığına hayranım. Bir de film çekip içine The Beatles sevgisini katınca gözümdeki yeri bambaşka...

22 Ekim 2010 Cuma

Robin vs Robin

Adından mütevellit konumuz Robin Hood filmleri. Sanıyorum şimdiye dek 4,5 tane Robin Hood filmi izledim. Bunlardan ilki Errol Flynn'in oynadığı 1938 tarihli olanıydı. Çok uzun zaman önce gördüğüm için bunu biraz es geçerek yazacağım sanırım. Gayet güzeldi ve Errol Flynn çok yakışıklıydı. Stilize kostümlü ve sonradan Kevin Costner'ın oynadığına esin kaynağı olmuş gibiydi. Dövüş sahneleri eski filmlerin nostaljisini yansıtır tarzda ve izlediğinize asla pişman olmayacağınız şekilde eli yüzü çokça düzgün bir filmdi. (Bu kadar eli yüzü düzgün diğer film için The Vikings ve Spartaküs tabii ki) (Kanlı Kumlu olmayını).
Sonraki örnek gırgır Robin Hood'du. Bütün Robin Hood'larla dalga geçen müzikli danslı ve Hot Shots tadında esprilerle bezeli saçma ama saçmalığıyla eğlendiren bir filmdi. Robin Hood'un ekibi oldukça salak ve garipti. Öyle aman aman olmamakla beraber film kendini seyrettiriyordu.
Şrek'in içinden de geçiyordu Robin Hood. Buçuk olan film de buydu zaten. Filmde ufak bir rolü vardı Robin'in ve gerizekalı yerine konuluyor, prensesten de bi güzel dayak yiyordu. Kendini beğenmişliğiyle çok tatlı bir dalga geçişleri vardı. Esasında karakter olarak kendini beğenmişliğine her filmde ufak da olsa bir vurgu yapılıyor sanırım. Zenginden alıp fakire verirken kendini hiç gizlememesi her filmde aman sen de biraz kibirlisin galiba tadında bir repliği getiriyordu.
Yazının esas konusu ise son derece popülist yaklaşımımla Kevin Hood vs Russel Hood.
Kevin Hood oldukça eğlenceli, yer yer dramatik ama ana konusunda aşk/gurur/bir miktar komedi barındıran bir filmken Russel Hood adının yanlış konulduğunu düşündüğümüz, komediden bir hayli uzak, savaşı bol, konusu bildiğimiz Robin'lere yaklaşmayan ve herşeyin başka yöne aktığı bir film. Zenginden alıp fakire verme kısmını komple es geçip ne de onurlu bir savaşçı olduğu üzerine uzun mu uzun bir yapım.
Kevin Hood'u yıllardır izlemenin alışkanlığı belki de, o tatlı aşk havasını, ne olursa olsun kaybolmayan optimizmi, aile içi çekişmeler olsa bile orman ahalisini ve Alan Rickman'ın kötü adamını öylesine sevmişim ki Russel Hood'a zaten bir miktar mesafeli ve önyargılı başladım. Az bir miktarda espriyle başlayan film ilerleyen kısımlarında oldukça ciddiye bindi. Sevmiyor değilim yanlış anlaşılmasın ama bu filmin adı bu olmamalıymış. İngiltere sarayıyla olan mücadele yerini Fransa ile olan savaşa bırakmış. Leydi desen evli, yerine geçmeler, başkası olmalar, gizliden gizliye aşklar falan beklenen Robin Hood'u herhangi bir eski dönem savaş filmine evriltmiş. Klasik düşüncedeki benim gibi izleyiciler açısından bu artı olmak yerine itici bir unsur olmuş. Russel Crowe buğday tarlaları yerine toprağı okşamalarla filan yer yer Gladyatör'e selam çakarak oynamış. O de ne yakışıklı bir adam bu arada.
Filmde oklu savaş sahneleri çok başarılı, kötü adam ise alışılmadık derecede sinsi... Nerede o ne idüğü belli canımız ciğerimiz Alan rickman, nerede bu çakma Andy Garcia kılıklı kimin arabası gıcırdıyorsa ona binen tip.

Sözün özü bir Robin Hood filmi olarak düşünmezsek film başarısız değil, hatta iyi bile sayılabilir. Ama Robin Hood izleyeceksem Kevin Hood ya da Errol Hood'u tercih ederim, gidip de 3 saatimi alışılmadık bir öykü sunacağız diye kasan Russel Hood'la harcamam. Hırsızlar prensi eyrine onurlu savaşçı seyredeceksem en azından beni adıyla kandırmayan bir film elbet bulunur.