Bülent Emin Yarar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bülent Emin Yarar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2010 Perşembe

BeŞ Şehİr

Onur Ünlü gözümde hayalini bile kuramayacağım filmlerin yönetmeni. Polis görece zor bir filmdi belki ama mavra filmi Güneş'in Oğlu fikri çılgın, kurgusu daha çılgın bir filmdi. Bu hesapla ve zihnimde yarattığım resme göre Beş Şehir hem çılgın hem de yerinde bir komiklikte olmalıydı. Yanıldığım filmin daha ilk hikayesinde gözüme sokuldu, hem de ne kadar güzel bir şekilde.

Kısa hikayeciklerin birbirleriyle kesişme/çarpışma yaptığı filmleri zaten seviyorum ve saygım sonsuz. Ama bu kurgu Onur Ünlü'den gelince daha mı kayırıyorum ne? Film takip edenleri anlatıyor, uzaktan aşıkları, arkadan gelenleri, hayata tutunmak istemeyenleri, hastaları, çevresi hastaları....

Filmin adı Beş Şehir ama beş insan'ı anlatıyor daha ziyade. Sütten çıkma ak kaşık olmayan karakterlerimizin her biri bir şekilde katil. Kendinin katili ya da hayallerin katili gibi romantik hallerin yanında basbayağı da katiller. Ve hepsi mahkum aynı zamanda, mecazen mahkum, ölüme mahkum. Bu kısmı biraz konu aktıkça karşımıza çıkan bir durum, her iki kişiden birisi kanser filmde. Belki de en az birisi demek daha doğru olur.
Aydın isimli polisin hikayesiyle açılıyor film, ve Tansu Biçer'in şahanelikte bir oyunculuğu ile Aydın'dan bütün film boyu nefret ediyoruz. Amacı nefret edilmek olan bu karakter filmin en büyük kozu belki de. Kesişmelerin ortak noktası ve yettin beeee diye bağırıp çağırma isteği yaratan yegane kişi.
İkinci hikayemiz Osman. Kendisi henüz 10lu yaşlarında bir kötü tohum, ya da platonik aşık. Hangisini seçeceğiniz size bırakılmış. Ege Tanman'ın o sevimli yüzü bu rolde öyle bir zıtlık yaratmış ki bu tür rollerin genelde "kötü bak evladıııım" çocuklarına verildiğini düşünüce bu noktaya da ayrı bir şapka çıkartıyorum. İnanılmaz bir aşık, yaşı bir yana aşk uğruna neler yapılabilir olayının yılmaz temsilcisi, hem de 10lu yaşlarının başında. Ailesini -ve kendini- hiçe sayan, hasta, romantik ve usanmayan bir karakter. Usanmamak uğruna yapabilecekleri ise akıllara seza.
Üçüncü hikaye -ki zannımca en garibi, uçuğu ve haliyle en çekicisi- Şevket ve Kedi arasındaki diyaloglar. Şevket Romeo ve yoldan geçen bir kıza ilan-ı aşk edecek kadar da cesur bir şair. Felsefik konuşmalarının karşı cephesi ise akıllı ötesi Kedi. Kedi bir nevi Donnie Darko'nun tavşanı. Diyalogların vuruculuğu ise kedinin konuşurken kedi olduğunu devamlı yinelemesi. Lafı edip "e ben kediyiiim" şeklindeki şahane kaçışları. Şebnem Sönmez ve Ahmet Rıfat Şungar'ın kesişmesi ise Beste Bereket'in Dilek'ine oluyor. "Şiir okumadığın belli senin, aşık adam sınanmaz" gibi bir çok filmde beylik kalabilecek laflar bu filmde son derec naif. 3 ayrı tonda edilen "İsmim Şevket" ve "Yunus büyük şair be" lafları karakterin yanaklarını sıkma isteği yaratıyor.
Dördüncü hikaye Dilek'in babası Öğretmen Tevfik. Zaten Bülent Emin Yarar'ı pek bi' seviyoruz, bir nevi fetiş oyuncu haline geldi neredeyse. Bu karakter kendinden yaralı tek karakter. İyi bir işi, özlediği karısı ve kızı, bir de muhtemelen sevdiği yeni karısı var. Öğrencileriyle arası iyi, herkesten saygı gören tek karakter. Buna rağmen ağır kayıplar içerisinde, ve konulduğu konumdan rahatsız. Rahatsızığını en hissettirmeden yok eden karakter de sanıyorum buydu.
Kızı Dilek ise hikayenin son karakteri. Beste Bereket'in -kendisi nefret edermiş böyle anılmaktan ama- sevimliliği karakterin sertliğiyle taban tabana zıt ve bir o kadar uyumlu. Sonundaki saçmalığı bile yok eden bir hikayesi var, ve Şair ile Kedi'nin kesiştiği, kesişerek mutlu ettiği kişi. Dünyanın en büyük sorununun kendinde olduğuna inanıyor. Şair'in sorunlarını küçük görüyor ve o da bi'şey mi diyor, ancak lafının sonunu getirmeyecek derecede de acımasız. Bir o kadar da kırılgan ve hassas bir hali var, ki biz bunların hepsinin sebebini sonradan öğreniyoruz.
Silah olayına vurgu sanki Güneş'in Oğlu'na bir tür gönderme gibi... Polis göndermesi ise gayet açıktan yapılmakta...Öyle acıklı ve bir o kadar da umutsuz bir film ki o mavra hali beklerken iyice karamsarlığa kapılıyorsunuz, ama bu filme kötü bir yan kazandırmaktan ziyade herşeyiyle artıya dönüşüyor. Belki benim bakış açım ama Onur Ünlü'nin iyi bir hikayeci olduğunu yine ve yeniden düşünüp duruyorum film boyunca. Masallar anlatan adam yerine geçti benim için.

10 Şubat 2009 Salı

Mavra No:1, Güneşin Oğlu

Yönetmeni demiş bu film için fantastik mavra diye, biz de genellememizde bunu kullansak kızmaz herhalde. Yönetmeni dediği için de bu filmden başlayarak bir saygı duruşunda bulunalım.

Filmin konusu gerçekten çok abuk, ama o abukluğu seyretmek ise zevk. Belki seyrettiğiniz en güzel film olmayacaktır, ama bir şekilde aklın bir köşesinde kalacağı garanti.

Hayatı boyunca bir mucize bekleyen Fikri Bey'in başına bir güneş tutulması esnasında mucize gelir, daha doğrusu damdan düşercesine, kafasına dank edercesine, demek sendin bu hayatından memnun olmayan, al bakalım sana mucize dercesine, adama mucize mi yoksa dünyadaki cehennem mi geldi belli olmazcasına.

Film üç bölüm gizemden oluşuyor, birinci gizem adamın başına ne geldiğini anlaması, bunu da bir güzel çıkarına kullanması. İkinci gizem bu mucizenin nasıl vücut bulup değişim geçirdiğini anlaması, vücut bulmak burada mecazi anlamda kullanılmamıştır, dikkat çekerim. Üçüncü gizem ise filmin yarısı boyunca sürüyor, kim bu Hamiyet Hanım? Neden hep o ölüyor, neden hep o öldüğünde bağlantı muhteşemler muhteşemi Bülent Emin Yarar'a oluyor?

Filmde küfür çok, silah gırla, ama bunlar rahatsız etmiyor, hatta Köksal Engür küfür etmeyip ama aslında edenin o olduğunu hayal edince daha da bir komik oluyor. Ha bire birileri birilerini vuruyor ama filmde zerre kadar kan yok! Ha bire birileri bir yerlerden bir yerlere gidiyor ama vasıta kullanmadan! Uçuk kaçık.. Özgü Namal filmin en kara geçen kişisi, ona hiçbir şey olmuyor, zaten neler olup bitiğinin farkında olmayan üç karakterden biri. Diğerleri Hümeyra ve Görkem Yeltan. Görkem Yeltan'ın ilk çıktığı sahne ise filmin kalanı boyunca kafa kurcalayacak cinsten, onun halinin sebebinin Haluk Bilginer olduğunu canlandırmaya çalışıyoruz bütün film boyunca. Bir de hoca var cinlere karışan, her kim canlandırıyorsa onu o anda, muhteşem yapıyor.

Mümkün olduğunca sürprizlerin bozmadan yazmaya çalıştım filmi, mutlaka izlenmeli demiyorum ama keyfi var, en azından film kendini hiç ciddiye almıyor, bir karakterin ağzından "yahu bu kadar mavra gelir mi bir insanın başına" diye kendisi soruyor zaten. En büyük dezavantajı ise bir yerden sonra kendini fazlaca tekrar etmesi ama uzatma kısmını ben biraz spagetti vesternlere benzettim, gözardı etmek için şahane bir sığınak buldum.