Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2013 Cumartesi

Hayallerim, Askim ve Sen: Ruby Sparks

Her insan hayalinde birini sever sanirim, o en mukemmeldir. Benim mukemmelim bir baskasinin mukemmelinden de fersah fersah uzaktadir muhtemelen. Iste film bunun uzerine sekillendirmis kendini. Mukemmelin gercek olsa ne kadar mukemmel olurdu sorusunun cevresinde dolaniyor, o muhtesem insanin kendi karakteri oldugu gercegiyle yuzlesmeyi cok tatli bir dille anlatiyor. Bir yonuyle kisinin kendi egosunu bir yana birakmasi, ya da gunumuz diliyle gercek ama cok gercek aski bulmasini izliyoruz.
Adamimiz tikanma yasayan bir yazar, soylenmesi yasak olsa da o bir dahi, en azindan bir zamanlar oyleymis. 19 yasinda liseyi birakip kitap yazmis, o kitap da modern klasiklerden biri olmus. Filmin diger yazar karakterlerinden ayrilan en guzel yani o salasligin ortadan kaldirilmasi. Zaten modern bir klasik yazdigi icin parayla sorunu yok, dolayisiyla yazma konusundaki baski sadece yayincidan ve kendisinden geliyor. Karnini doyurmak icin yazmak zorunda olmayan biri yaparak hos bir detay vermisler bize. Aradan 10 yil gecmis, daha da tek kelime yazamamis sonrasinda. 

Psikiyatristi kopegiyle ilgili bir sayfa kompozisyon yazmasini istiyor, adam onun yerine konunun form degistirmis halini ruya olarak gorup 300 sayfalik kitap yaziyor. Iste biz de bu kitabin gelisimini gor(m)uyoruz! Elbette bu kadar basit degil, bize gelisiminden ziyade bir adim sonrasini anlatiyor film.

Ruyasinda gordugu kizla sadece sohbet ediyor ve kiza asik oluyor. Evinde tuhaf tuhaf kadin esyalari bulmaya basliyor ve elbette her akilli insanin dusunecegi uzere kopeginin yan komsudan caldigini dusunuyor, o yuzden de banyo malzemelerini ecza dolabinda bulmasi az da olsa kafasini karistiriyor. Kafasi yeterinde karisik oldugundan konu ustunde durmuyor tabii... Sonra bir gun uyaniyor ve kiz oglanin evinde ona yumurta hazirliyor. Kafayi yedigini dusunen oglan yine her akli basinda insanin yapacagi uzere kendini sokaga atiyor, yanina kizi da aliyor, kimsenin kizi gormedigini anlayinca kendini delirmis olduguna iyice ikna etmek gibi bir plani isleme sokuyor ve elinde patliyor. Bir sekilde kizi herkes gorebiliyor ve oglan tam o anda hayallerinin kizinin kendisine asik bir sekilde karsisinda dikildigini anliyor. 
Eh tabii bundan sonrasi dolu dolu bir ask, ne de olsa o hayallerindeki kiz, ve hatta uzerine kitap yazip tum karakterini gayet detayli sekillendirdigi insan. Bir nevi Tanri'yi oynama durumu yani. Kiz hakkinda ne yazarsa olacagi icin oglan baska akilli bir hamleyle yazmayi birakiyor, yaratmis oldugu bir karakter olsa bile Ruby artik gercek bir kisilik ve oglanin buna mudahale etmeye hakki yok... Oglan kizi kende "yaratmis" oldugu icin devamli bir gerginlik halinde. Sonrasinda bir takim olaylardan geciyoruz, kiz oglandan sogumaya basliyor.
Hepimize olacagi uzere kafasinda yarattigi karakter tarafindan dahi terk edilme yoluna girdigini anlayan ve bunu sindiremeyen oglan bir anda elindeki gucu devreye sokuyor ve Ruby'de ufak tefek duzeltmeler yapiyor. 

Ruby v2 son derece ihtiyac halinde. Cevresinde oglan olmadan rahat edemiyor, devamli agliyor ve ozluyor. Bu sahneler nefis. Hani su dalga gectigimiz yapiskanlik haline kahkahalarla gulerken buluyorsunuz kendinizi. Ruby'nin bu yeni halinin eski halinden bile uzuntulu oldugunu fark edip elindeki gucu tekrar ortaya cikariyor veeee, beklenen olmuyor. Oglan eski Ruby yerine yeni bir Ruby daha yaziyor, mutlu olan versiyon. Ama ufak bir detayi atliyor, bu Ruby v3 devamli mutlu. Baska hicbir sey hissetmiyor. Sadece guluyor, guluyor, guluyor. Buna da katlanamayinca biraz da akil alarak eski Ruby'nin kendini terk etme pahasina geri gelmesine karar veriyor. 
Bir sure daha bu sekilde takildiktan sonra filmde genel olarak pis, uyuz, adi olarak adlandirilan eski sevgiliyle tanisiyoruz. Esasinda cok gercekci bir kiz ve filmin en vurucu sozunu soyluyor: "sen kendinle iliski yasamak istedin, ben de sana bu firsati verdim"... Iste oglanin Ruby ile yaptigi da tam olarak bu. Ruby tam istedigi gibi olmadikca onu egip bukuyor, buktukce tadi kaciyor, bir turlu ayari tutturamiyor. Kendi karakterine biraktiginda da hep bir terk edilme korkusuna yenik dusuyor.

En sonunda Ruby'ye gercegi son derece acimasiz ve asagilayici bir sekilde acikliyor ve kendini iyice Tanri yerine koydugunu o zaman anliyoruz. Ve sonrasi terk edilen insan ruh hali, zevk alamama, ozleme, ozleme ve ozleme. Filmin sonu ise cok guzel ve umut veren cinsten. Aslinda filmin geneli umut veren cinsten, mutlu ediyor, huzunlendiriyor, sonra yine mutlu ediyor ve sizi bu dongude cevirip duruyor.
Tum filmi bir erkegin elinden ciktigini dusunerek izledim, sonunda basroldeki kizin yazdigini gorunce neden bilmiyorum ayri bir sevinc olustu. Belki o erkeklerin sikayet ettigi tum asiriliklarin farkindaymisiz da hep gormezden gelmeyi secmisiz kavramini ortaya koydugu icindir, ya da tum tersliklerine ragmen hep bir umut tasidigi icin... J.D.Salinger'a yaptigi saygi durusunu da es gecmiyoruz tabii. Bu blogun her iki yazarinin da uzerinde hop diye anlasabilecegi belki tek yazar ve filmde oyle guzel aniliyor ki... Karakter yaratmayi biz ondan ogrendik, karakterler onun mirekkebinde hayat gecti...

Yazinin sonu da filmden gelsin:
-Kopeginin adi ne?
+Scotty. F. Scott Fitzgerald'dan geliyor.
-Kim?
+F. Scott Fitzgerald... Great Gatsby? Hadi canim hic duymamis olamazsin?
-Duymadim ama onemli degil. Sence bu saygisizlik degil mi?
+Buyur?
-Kopegine onun adini vermek. Biraz saygisizca. Dusunsene sen bir yazarsin mesela. Adamin da harika oldugunu dusunuyorsun sonra da kopegine onun adini veriyorsun. Boylelikle ona tasma takmis gibi oluyorsun, ona bagirabiliyorsun, ve kendini ustun hissedebiliyorsun. Hayran oldugun kisiligi yok ediyorsun, super valla...

Paul Dano'yu ozlemisiz bir de...

28 Eylül 2010 Salı

Gemi-Yol Filmleri No.4: Leap Year

Saçma bir romantik komedi gözüyle bakılabilir bu filme, hatta komedi diye bakmayıp bu ne gereksiz bir romantik film bile diyebilirsiniz. Oysa çok farklı bir bakış açısıyla izliyorum bu filmi, ve her seferinde -her gemiye gelişimde bir kez izliyorum, adamın aksanına ve İrlanda manzaralarına kurban- yine mantıklı geliyor. Romantik filmlerin çok Polyanna olmalarına uzun yıllardır uyuzum. En azından az biraz mantık arıyorum. İşte bu damarımı iyi besliyor bu film.

Esas kızımız Amerikalı bir kontrol manyağı. Sevgilisi var uzun yıllardır, sevgili doktor ve prototip bir uyuz. Hatta o kadar uyuz ki hani masalların kötü karakterleri gibi, biraz fazlaca karikatürize edilmiş. Kızımız eşya, kalite, marka falan ve filan gibi şeylere düşkün. İkisi de iyi para kazanıyorlar ve löküs bir eve taşınmaya çalışıyorlar. İlişkideki sorun kızın evlenmek istemesi, adamın ise bir türlü böyle bir teklifle gelmemesi. Adam kızı yemeğe davet edip yüzük kutusuna benzer bir kutuda küpe takdim edince kızda film kopuyor ve kendini ikna ederek İrlanda'da toplantısı olan adamın peşinden gidiyor. Gerekçesi de basit: İrnada'da bir geleneğe göre artık yılların 29 Şubat'ında kadınlar erkeklere evlenme teklif ediyorlarmış.

Türlü çeşit hadiseden sonra kadın Dublin yerine bambaşka bir yere iniş yapıyor. Kızımız Dublin'e gitmek için her yolu deneyip sonunda Dingle diye bir kasabaya varıyor. Filmin buraya kadarı çok gerekli değil gerçekten.

Kasabada ilk girdiği yer fıstıki bir adamın sahipliğindeki bar/otel oluyor. "Bana bir taksi lazım"ın cevabı da aynı adam oluyor. Kız otelde kalıyor, gereksiz türlü saçmalıktan sonra filmi esas izleme sebebimiz olan güzel kısmı, yani yolculuk başlıyor. Klasik önce atışıyorlar, sonra aşık oluyorlar ama bunun gelişimi çok akla yatkın olmuş. O çok abartılı kızın geçmişine dönmeleri ve bizim kıza sempati duymamız filmde kısa bir havuç sahnesiyle geçilmekte. Kızın o ana kadar itici gelen bütün tavırlarına ise ah canııııım şeklinde evrilmemiz ise filmin kalanı boyunca sürüyor.

Bundan sonrasını anlatmamak en iyisi sanırım, bildiğimiz romantik film işte. Sonunu da tahmin etmek için alim olmamıza gerek yok, ama esas yazacağım şey sanırım bu filme neden böyle bir duygusallıkla bağlandığım üzerine. Az biraz iç dökme yazısı olabilir yine, önceden uyarmadı denmesin.

Karakterler tahminen 30'larını aşmışlar, hayatlarında aşk bekleme safhasını geçeli çok olmuş. Bunu da kızın nasıl bir adamla evlenmeye karar verdiğinde görebiliyoruz ve hatta evlenmek istediği adamı filmin çeşitli sahnelerinde tanımlamasından: Kendisi doktor... Evet doktor... O bir doktor.. Çok iyi bir insandır, şahane yemek yapar, beni çok seviyor ya da en yüzeyselinden çok yakışıklı filan gibi hiç bir tanımlama olmaksızın sadece doktor olduğunu söyleyebiliyor. Filmin esas kızı ve oğlanı -canım benim- bir tür güven ve bağlılık yeter noktasındalar. Kızın markalara olan düşkünlüğünün de bu beklentisizlikten geldiğine inanıyorum. Adam zaten geçmişinde bir kez büyük aşık olup kazık yediği için güvenini yitirip inzivaya çekilmiş.

İşte bu iki gizliden yaralı karakter sonucunda ayrılacaklarını bile bile yolculuğa çıkıyorlar. Adamın çıkış sebebi para, kızın çıkış sebebi ise sevgilisinin nişanlıya dönüşmesini sağlamak. Yolda önce düşman, sonra arkadaş, sonra da aşık olduklarının her saniyesinde kızın başka bir adamla evleneceğinin ikisi de farkında, ve buna rağmen 2.günden sonrasında bir türlü ayrılamıyor oluşları son derece gerçekçi. Hayatı boyunca herşeyin kontrolünde olmasını seven kızın ilk kez birinin yanında kontrolünü yitirmesinin getirdiği rahatlık var belki de, ya da birbirlerinden bir şey saklamaya ihtiyaçlarının olmaması da olabilir... Neticede en fazla 2 gün sonrasında birbirlerini bir daha görmeyeceklerini ikisi de biliyor. Buna rağmen yolculuğa birlikte devam ediyor olmaları sanırım filmi çok cazip kalıyor. Yani öyle körlemesine mantıksızlığa kapılmaksızın, her adımlarının bilincinde ve sonuçlarına da katlanmaya hazır...Sevgi kısmını sadece 3 ya da 4 dakika süren bir otobüs durağı sahnesiyle verebiliyor olmaları... Uzatmadan, kısa ve sade...

Sonunu yazmakta bir sorun yok gibi, zira atla deve değil... Adamın evlenme teklifine gelen sade bir "Evet"... İşte bu filmde bunu seviyorum. Kızın esasında o kadar abartılı bir hayata sadece kenarından dahil olduğunu, bu hayattan da bir kez sapınca bir daha dönmek istemediğini, o kenarda kalmış kasabada koskoca şehir hayatından sonra mutlu olabileceğine inanması ve dahası buna bizim de inanmamız. Sade ve abartısız iki karakterin gerçekten de kalan ömürlerini mutlu ve birlikte geçirebileceklerini düşünebilmemiz. Ve dahası böylesine içten bir sevginin peşinden gidilebilecek olunması...

Bir de bu inandırmanın yanısıra şahane bir İrlanda yolculuk manzarası ve dahası eş şahanelikte aksanlı bir adamımızın olması.Valiz de sevimli bir detay olmuş tabii...
                                                          
Ya bir de söylemeden geçemeyeceğim, Amy Adams bütün film boyu o ayakkabılarla nasıl yürüyebildi yahu, gelsin bana bir ders versin, çok rica ediyorum. Ve bir de İrlanda dünyada mutlaka görülmesi lazım yerler listesinde ilk 5'e girmez mi yahu?

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Gemi-Yol Filmleri No.3: Valentine's Day (Bir Ic Hesaplasma)

-cokcokkisiselbiryazi-
Bu film bana kotu bir insan oldugumu gosterdi sanirim, bir anda n'oluyoruz diyerek kendimle yuzlesmeme sebep oldu.

Omrum boyunca romantik filmleri sevdim, hala da seviyorum. Iyi ya da kotu oldugunu bilsem de izlemekten geri durmuyorum, ki belki onlarca berbat filmi sirf romantik komedi diye izlemisimdir. Yine izlerim ama sanirim bakis acim degismis. Bunu ilk anlama aracim "Just Married" adindaki fena da olmayan filmdi. Hani evlenip de bir turlu sevisemeyn cift uzerinden farklilarla nasil yasanir temasi etrafinda donen film. Filmi gayet buyuk bir zevkle izledim, sonuna dek. Ama nedense sonunda butun mantik damarlarim agir basti ve kultur/zevk/bakis acisi farki bu kadar buyuk olan bir ciftin o evliligi yurutecegine inancimin sifir oldugunu anlamamla buyuyor oldugumu anlamam asagi yukari ayni ana denk geldi. Masallara bile inanmama cagima gelmis olabilir miyim? Oysa ki her turlu masala gozu kapali gidip ehe ehe diye gulen ben degil miydim?

Sonra ayni baglamda "Leap Year'i izledim. Bu film tahminen 30'larinda iki zit karakter uzerinden ilerleyen bir film. Buna ise nefret ederek baslayip bayilarak bitirdim. Sebebi ise cok bariz, digerinin tersine bunda tamamiyle zit olarak baslayan iki karakterin mantik ve duygulariyla ortak noktalarini kesfetmeleri uzerineydi. Daha mantikli ve en azindan benim icin daha cesurdu. Zaten 30'larinda olduklari tahmin edilen iki karakter, gecmislerinde yasadiklarindan da ogrenerek ve sirasiyla karsilikli bir nefret/fena bir insan degil aslinda/arkadaslik/guven/sevgi/ask temali bir yolculuktan sonra bir tur iliskiye girmeye karar veriyorlardi. Romantizmin tek basina yetmedigi caglara geldigimi bir kez daha gorup aglamama ramak kalmisti ki.... siradaki filme gectim.
Esas konu malzemesine gelmem bu kadar uzun surdugu icin ozurler sevgili okuyucu. Bir tur kisisel inceleme ve 30'lara yaklasma depresyonuna girmeden onceki son cikisi aramaktay(d)im. Olmadigini anlamak icin "Valentine's Day"i izlemem lazimmis megerse.

Film temel olarak romantizm ve iliskiler temasini Sevgililer Gunu uzerinden isliyor. Insanlarin sevgilileriyle olan karmasik ya da basit ilsikilerini derinlemesine degilse de geneliyle gosteriyor. Bunu da kisa oykucuklarle yapiyor, ki bu kismina bayildigimi soylemeden gecemeyecegim. Kisa ve kesismelerden olusan filmlerin ciddi anlamda hastasiyim.

Filmin beni kotu bir insan yapan konucuklari uzerinden yazacagim sanirsam yazinin kalanini, zira bir cok konu islenmis ama sinir edenler daha cekici geliyor bana.

Ashton Kutcher -o ne guzel bir adam yahu- sevgilisine tam da o gun evlenme teklif ediyor. Sevgili de hemencecik kabul ediyor. Romantik asigimiz bu durumu dunyaya duyuruyor. Adam da bildigin romantik yani. Herkes sasiriyor, "aaaa kabul etti mi himmm ne guzellllll" filan havalarina burunuyorlar, adamimiz da olaya bir turlu uyanamiyor. Sonradan da arkadaslarina lafi carpiyor, "keske beni de biri uyarsaydi, simdi bu durumda olmazdim" diyor. Yahu hic mi uyanamadin bre akilli, bu kadar mi ask korusun? Bu kadar ask koru karakterlere de ayri bir uyuzum, hic mi mantigin yok senin? Askta mantik mi olurmus diyeni vururum, evet.
Ama konunun daha uyuz oldugum bolumu sonda geliyor. En iyi arkadasla iliski yurur mu yav? Peki ya ayrilirlarsa... Hem sevgilini hem de hayatta en deger verdigin insanlardan biri olan en yakin arkadasini ayni anda kaybetmis olmaz misin? Evet, arkadasliga hala sevgiliden daha cok deger veriyorum, ask dedigin duygu gecici, peki ya dost dediklerimiz?... Simdi onlar da gecici olabiliyorlar diyenler cikacaktir ama dost ve "dost" farkli seyler diyerek siyrilmaya calisagim. Hani madem bunlar akilli insanlar degiller ve boyle bir iliskiye baliklama atliyorlar, simdiye kadar aklinizi nerdeydi aloooo? Yokmus demek ki bir duygu kivilcimi, ne zaman basiniz dara girdi, hop don en iyi arkadasa. Madem simdiye dek temiz ve art niyetsiz bir iliskiniz vardi, simdi ne oldu da oldu bir anda isin icine duygulari katar oldunuz? Illa birileri terk edecek de o zaman en yakin siginma noktasina gecilecek. Yok ya!

Yine ayni hikayecikte takildigim baska sey de Jessica Alba'nin oynadigi karakter. Bu nasil bir ruhsuzluk ve oyunbazliktir yav! Evlilik teklifine "evet" de sonra da "senin icin heyecanlanan baskasini bul" de ve kac. Dahasi bunu da mecbur kalmasa soylemeyecek, yakalandi diye "ben seni hak etmiyorum" ayaklari. Bu kadar duygusuzluga da pes!

Yine ayni hikayecikte Jennifer Garner'in asik oldugu doktor hikayesi. Ben asigiiim asigiiiiiiiim diye dolanan Garner bu lafim da sana. Hani insanin sevgilisinin evli oldugunu ogrenmesi saglam travma olmali degil mi, hem de asigim diye dolanirken. Iki sopa vur sonra gulumse ve gec... Madem bu olayi atlatmak bu kadar kolay, bunca yildir bizi filmlerle belgesellerle dizilerle saglam kandiriyorlarmis yok bunu depresyonu, yok bunun yarattigi derin guvensizlikler filan diye.
Ne zaman ki filmde isler kotuye gitmeye basladi, o zaman oh be biraz gercekcilik kattilar aferin diye sevindim. Iste bu an kotu bir insan oldugumu hissettigim andi. Cunku herseyin yolunda gorundugu iliskilere inanmiyorum ve de bu sekilde yansitilmasini sevmiyorum. Yapmayin yahu, iki farkli insan her konuda anlasabilmemeli. Hayir her konuda anlasiyorlarsa bu kendinle yasamak gibi bir sey ve fazlasiyla tek duze degil mi? Yine bir filmde vardi, cocukken sevdigine tekme atarsin gibisine bir laf geciyordu, iste oyle bir sey. Her seyin tekduze oldugu iliskilerde bir yerde sana tekme atanin cazip gelecegine inaniyorum. Madem filmler uzerinden konusuyoruz, bir cok filmde ve cevremizde de bunu gormuyor muyuz? Iste bu her iliskinin yolunda gitmeyen detaylari olmasinin ve az da olsa mantik katilmasinin beni sevindirmesinde bir terslik var sanirim. Eskiden romantik filmlerdeki her turlu salakliga gozu kapali gulup ay ne guzeeel diyen ben, simdi isler kotuye gitmeye basladigi icin oh be diyer hale mi geldim? (Tabii bunu sadece filmler bazinda istedigimi soylememe gerek var mi bilmiyorum: gercek hayatta hersey tatli olsun, buna dair dileklerim de inanclarim da sonsuz. Gercek hayatta filmlerdeki kadar mantik aramiyorum.)

Sonra herseyi balli ve tatli bir sona baglayarak beni yine derin buhranlara itti film. Herkes sevdicegine kavustu, sevdicegi olmayanlarin tam da o gun sevdicekleri oldu ya da aslinda sevecekleri kisinin en yakinlarinda olduklarina uyaniverdiler bir anda. Bir tur aydinlanma hali sanirim. Evet, asik oldugunuzu ya da birinden hoslandiginizi bir anda fark ediyorsunuz, bir tur aydinlanma hali yasaniyor buna lafim yok da bu toplu halde bir grup insana olunca sinir bozucu ve inanc yikici oluyor. Kendi adima askla aramizda zaten cok saglam bir bag yok, inancimin tumden kopup ask diye birsey yok o sadece kendini kandirma hali, insan o duyguya kanmak istiyor tezime geri donmeme ramak kaldigi su yaslarda -30'a az kala- boyle gozumuze gozumuze sokup bir de mantigi komple kapi disari ettiler mi iyice zayifliyor.
Ha film kotu mu? Kesinlikle degil, son derece sevimli bir suru hikayecikten olusuyor ve bir kismi hayli basarili bir seyirde izliyor. Julia Roberts-Bradley Cooper hikayesi de ayri bir alem. Hani en beklenmedik son sanirim bu hikayecikteydi. Bir de o veleti yerim be. Sevimli bucur. Ha bir de Anne Hathaway ne komik kadin Yarabbim, Rus aksanini sevdigim. Kesilen sahnelerden birinde telekizlik vasfiyla yazarlik kapiyor. Yine de filmde en cok Meksikali adama guldugumu saklayamayacagim. "Isime gelmeyen bir sey olunca Ingilizce bilmiyorum senor ayagina yatiyorum, butun Meksikalilar ayni seyi yapariz" diye bir replik yazmislar adama, hala gulmekteyim.

Filmin yaratacagi etki izlediginiz ruh haline de bagli sanirim. Kendime kizmakla beraber epeyce de sevdim kisacasi. Sevmedigim film degil de Sevgililer Gunu sanirim, hatta o gune gayetle de uyuzum... Filmi sevmeme ragmen bu kadar sinirli bir yazi yazmamin tek sebebi de bir tur kendimle hesaplasma hali...

22 Şubat 2009 Pazar

Umudun Acıyla Harmanı: Slumdog Millionaire

UYARI: İzlemeyen okumasın tadındadır, çok fazla olmamakla beraber filmin büyüsünü kaçıracak satırlar mevcuttur.

Uzun süredir izlediğim en güzel filmdi diyerek yazıya başlasak sanırım yazının nasıl bir yönde seyredeceğini ilk cümleyle özetlemiş oluruz. Ama bu kesinlikle bir şişirme değil, her şeyi çok güzel düşünülmüş, ilk saniyeden itibaren sizi içine alan öylesi güzel bir film.

İlk sahnede yarışmada cevapları doğru bilen eğitimsiz bir çocuğa işkence uygulanmasını, sonra bir grup Hintli çocuğun havaalanında eğlenmelerini görüyoruz, sonra bunun 10 milyon rupi kazanmış çocuğun geçmişi olduğu öğreniyoruz. Filmin ilk yarısı bu genç adamın çocukluk geçmişine dair, o soruları nereden bildiğine ve bu cevapları biliyor olmasına sevinemeyeceğimiz açlık, sefaletle ve acıyla dolu bir sürü kenar mahalle öyküsüyle bezeli. Ah be çocuk keşke bilmeseydin onun cevabını diyoruz, bir yandan da şüpheyle doluyor içimiz: Yoksa bu çocuk kızla bir oldu hepsini uyduruyor mu? Böylesi bir fotografik hafıza olabilir mi, annesi ölürken kaçışan çocukların karşısına bir anlığına çıkan Buda Heykelinin elindekini 10 küsur yıl sonra hatırlayabilir mi? Bunun cevabını filmin sonlarına doğru alıyoruz, ve büyüdükçe ne kadar kirlendiğimizi, her şeyin ardında başka şeyler aradığımızı kafamıza bir kez daha dank ettiriyor, her şeye rağmen bu hayatta art niyetsiz, amacı olan temiz insanların var olduğuna dair inancımızı pekiştiriyor ve umudumuzu korumamızı sağlıyor, şüpheciliğimizden duyduğumuz utanç da yanımıza kalıyor.
Filmin ikinci yarısı ilk yarıdaki enerjisinin bir kısmını bırakarak başlıyor, ama bunun sebebi de belli, artık o acılar ne bize ne de Jamal'a çocukluktaki gibi basit gelmiyor, her şeyin daha iyi anlaşıldığı, hayatın sadece bir oyundan ibaret olmadığı yaşlara doğru yelken açarken Kim 500 Milyar İster? adlı yarışma sorularının cevaplarını birer birer almaya devam ediyoruz. Normalde yarışma izlerken biri bildiği zaman ne kadar seviniyorsak, bu çocuk bildiği zaman en başlarda seviniyoruz, sonraları her bilişinde üzülüyoruz, sorular arttıkça bizim üzüntümüz de artıyor. Acılar daha da katmerleniyor, onun her soru bilişi içimizde derin yaralar açıyor. İşin tuhafı ise bunların melodrama kesinlikle kaçılmaksızın yalın hatta bazen de dalga geçercesine anlatımı. Son derece ağlak bir film olabilecekken hep bir umut havasının hakimiyeti güzel olan konuyu daha güzelleştiriyor.

Daha ilk dakikadan itibaren kötü karakter olarak karşımıza çıkan kişinin Salim, yani Jamal'ın kardeşi olması ancak bütün kötülüklerinin yanında kardeşini koruması, kardeşini korumak için kamptan kaçarken son saniyede Latika'yı arkasında bırakması bu karaktere dair bütün kötü/iyi duygularımızı yerle bir ediyor ve Salim karakterini hep bir kafa karışıklığı içerisinde izliyoruz. Jamal "seni asla affetmeyeceğim" dediği zaman haklısın be Jamal diyoruz, hemen arkasından Salim "biliyorum" diyince ah yazık buna da diyoruz. Film toptan gri aslında, öyle net çizgileri yok, neticede dümdüz bir mantıkla bakarsak Jamal de yankesici ve dolandırıcı, ama böyle biriyle karşılaştığımızda ne kadar kaçıyorsak Jamal'i o kadar sinemize basıyoruz. Salim yine düz mantıkla bakıldığında bir katil ve mafya üyesi, ancak ilk cinayetini işlerken kardeşinin arkasını topladığından onu da yargılamıyoruz izlerken.

Ve bir an oluyor son soruya geliniyor, filmin başından beri geçen soru bir anda karşısına çıkıyor, ağabeyinin telefonundan çıkan Latika'ya 30 saniye içinde soru sorması gerekirken ilk sorusu "Gerçekten sen misin?" oluyor, soruyu okuyor ve bağlıyor: "Neredesin?", kızın cevabı ise hepsinden güzel: "Güvendeyim..."

Buraya zaten para için gelmediğini biliyoruz, "izler diye umuyorum" diyor, ve o andan itibaren 20 milyon rupiyi almış ya da almamış fark etmiyor onun için, amacı hayatının aşkını bulmaktı, buluyor, bugüne kadar paralı mı yaşadı ki şimdi parasız kalması önemli olsun? Öyle bir "a şıkkı olsun" diyor ki dünya artık onun umurunda değil o omuz silkişinden anlıyoruz bunu, amacına ulaşmış, para ona o anki mutluluğu asla veremez...

O kadar derin şeyler yaşayan bir grubun hala aşka olan tam inancı bizi büyülüyor. Kız son anda "sadece öldükten sonra birlikte olabileceğimizi düşünüyordum artık" derken bile Jamal'a olan bağlılığını ve ümidini görüyoruz. Öldükten sonra bir şekilde kavuşma ümidi ona yetiyor. Jamal ise bir filmde göreceğimiz en inatçı karakterlerden biri, ömrü boyunca Latika'yı arıyor, bulduğu anların hepsi felaket getirse bile asla vazgeçmiyor, ve bu sahipleniş filmin güzelliklerinden sadece biri oluyor.

Konusunun ve çekiminin güzelliği dışında dil de çok önemli bir unsur filmde, çocukken sadece yerel dillerini kullanan Jamal, Salim ve Latika büyüdükçe İngilizce'nin egemenliğine giriyorlar, yarışmada bile bütün yazılar İngilizce iken aralarında zaman zaman yerel lisanı kullanıyorlar. Bunun filmin acılarına kattığı ise bambaşka bir güzellik. Zamanı "Bombay henüz Mumbai olmamışken" diye özetlediği an ise gerçekten muhteşem.

Zaman kurgusu o kadar harika işlenmiş ki filmde, hayran olmamak elde değil... Flashback olayını flashback yapmıyormuş gibi göstermek, amaaan geçmişe dönem filmi işte dedirtmemek, ha bire ya acaba bir sonraki sorusu ne ve nasıl bir acısı oldu ki bunu da bilebildi demek...

Filmin sonu bizi acıyla harmanlayıp öğretiyor: Çok gezen mi bilir çok okuyan mı? İkisi de bilemez, çok yaşayan bilir..

Bütün filmi acılarla bezeli birini oynayarak geçiren Dev Patel ise son dakikada bize bir dans yapıyor, bu kadar süredir nasıl da güzel rol yaptığını bir anda daha iyi anlamamıza sebep oluyor. Ümitle biten bu filmin son sahnesinde jenerik akarken eski Hint filmlerine bir saygı duruşu yapılıyor ve toplu dansta herkes eğleniyor, rolleri değil kendileri dans ediyor sanki, ve o çocuğun ne kadar yetenekli olduğunu, o acılara bizi nasıl inanadırdığını o saniyede daha net fark ediyoruz.

Danny Boyle'a ise sonsuz bir teşekkür kalıyor geriye, hem bu oyuncuları bulduğu için, hem de böylesi bir konuya böylesi de güzel bir film çektiği için. Ufak bir aparmayla bitirelim: Danny hep film çeksin...

16 Şubat 2009 Pazartesi

P.S. I Love You

Şunu itiraf etmekten utanmıyorum, ben bir romantik film bağımlısıyım! Son derece ağlak bir kadın filmi olabilir ama aşkı çok güzeldi bu filmin. Bir dargın bir barışık ama fena derecede aşık bir çiftin, aşklarından beter bir şekilde ölümün onları ayırmasından sonra kadının düştüğü hali ve ölen kocanın onun bu hale düşeceğini bilip de ölmeden yaptığı kurtarma planı gibi özetlenebilir film.

Gerçek şu ki sizi neyin sevindireceğini neyin üzeceğini bilen birinin hayatınızda olması özlemi aslında bu film, etkileyici gücünü buradan alıyor, bir yürüyüş ve bir şarkıyla tavladığı kızın neler istediğini biliyor adam, ve kendisi öldükten sonra neler olacağını da.. Sizi kendinizden bile daha çok tanıyan bir adamın size yine yaşama sevinci vermek için plan yapmasından daha romantik ne olabilir ki? Ve dahası buna inanan bir kadın ve ona destek olan aile ve arkadaşlar.

Hillary Swank güçlü olmayan bir kadın. Kocasının hastalığını biz hiç görmüyoruz, açılış sahnesinde aralarında nasıl bir aşk olduğunu görüyoruz, sonraki sahnede adamın arkasından yas tutuyorlar. O aralığı bize göstermemiş olmayı seçmişler, belki bu yıpratıcı süreçte aşklarındaki iniş ve çıkışı yansıtmak istemediler.

Kendini depresyonun sıcak kollarına bırakan ve kocasını çok özleyen kadına bir gün kocasından mektuplar gelmeye başlıyor, onun yazı tarzıyla, sadece onun bildiği şeylerden bahseden mektuplar, ama mektuplarda bir tehdit var: "eğer" diyor "sana burada dediğimi yapmazsan bir daha mektup alamazsın". Kadın bir sonraki mektup uğruna kendini toplarlıyor, yaşadığı şeyleri hatırlamaktan korkmaz hale geliyor. Kocasını anabilir, onun hakkında ağlamadan konuşabilir, ve en önemlisi kendi ayakları üzerinde durabilir hale geliyor. Onu özlüyor, bunu devamlı söylüyor, ama özlemek yüzünden yaşamamak noktasından özleyerek yaşamaya kocasının mektupları sayesinde geçiyor.

Kocasının en güzel yanı o deli doluluğa rağmen karısına olan aşkı ve inancı, ve Gerard Butler bu rolde bize böyle romantik bir insan olduğuna inandırıyor. Mektuplardaki yazılar çok sade ve çok güzel. Ve en güzel olay mektupların sonsuza dek gelmeyecek şekilde ayarlamış olması, son mektubunda bunu belirtiyor: "Bundan sonra sana başka mektup yok, benimle olan hayatın burada bitiyor, artık kendine ait başka bir hayata geçiyorsun, bundan suçluluk duymayacaksın, beni hep seveceksin, ben de seni hep seveceğim, ve sen mutlu olmak için elinden geleni yapacaksın, bunu benim için yapacaksın" tadında bir grup sözle birlikteliğini en güzel şekilde bitiriyor adam ve ekliyor: "Not: Seni Seviyorum..."

Film çok özel ya da çok güzel bir film değil, ama o duygu seli -filmin son kısımlarını atarsak- izleyiciyi kıskacına alıveren cinsten. Dedik ya böylesi bir aşkı gözümüzle gördüğümüzde yarattığı patlama ve inanma isteği çok değişik. Zaten hepimiz bizi kendimizden bile daha iyi tanıyan birinin çıkacağına inanırız, ya da inanmak isteriz.