27 Haziran 2011 Pazartesi

İçinden Müzik Geçen Filmler No.5: Le Grand Bleu

Tam olarak bu kategoriye sığar mı emin değilim ama gözümde içinden müzik geçen bir film. Hatta denizin ritmiyle tam uyumlu müziklerle donanmış bir film, hele bir de odyofil vardiya şefiniz bu filmin müziklerini evde deli hoparlörlerle dinlediğinden ve inanılmaz olduğundan yaklaşık bir saat boyunca bahsediyorsa neden olmasındı?
Filmi gemide izlemenin getirdiği ruh hali bambaşka... Denizden kopamamayı anlamanıza biraz daha yardımcı oluyor açıkçası. Dört tarafı denizlerle çevrili kara parçamız olan gemimizde bazen aynı bu adam gibi dalgalara dalıp gidiyoruz. Kafamız bir anda bambaşka bir yere kayarken deniz hayal dünyamızı genişletmemize her an yardım etmekten geri durmuyor sağolsun. Oysa bu filmin baş karakteri denize baktığında sadece denizi düşlüyor. Onu biz diğer insanlardan ayıran en önemli özelliği de bu belki...
Sevmeyi denize bahşettiğinden herhangi bir kadını kıyaslamaya yanaşmıyor bile, onu seven ve onun da kendisini sevmesini bekleyen kadın metres olmayı daha baştan kabul etmekle yükümlü, aksi halde hiç durmasına gerek yok... Zaten gördüğü anda aşık olan/olunan kadınla ilişkilerinin uzun sürmesinin temelinde de bu kabulleniş yatıyor.
 
Babasını teslim ettiği suya bir daha yaklaşamayacağını düşündüğümüz anda oğlan bizi buz dalışıyla karşılıyor. Yunuslarla dertleşiyor, deniz kızlarıyla anlaşıyor. O kadar naif bir şekilde denize tutkun ki bu hali bir uyuşturucu müptelasını andırıyor. Derinler onu hep sarhoşluğun en tatlı anına getirmiş bir türlü kendine gelmek istemiyormuş gibi... Zaten insandan çok balık denmesinin bir sebebi olmalı.. Kendini denizin altında daha rahat hissettiğini, yukarı çıkmak için bir bahane bulması gerektiğini söylüyor mesela. Denize dalarken gözlük kullanmıyor, sanki arada yabancı bir cisim olmasını istemiyor gibi. En iyi arkadaşı mahallenin kabadayısı onu kurtarırken sonunu hazırladığının da bilincinde sanki, yer yer Jean Reno'nun gözlerinden geçen bulutlarda bunu görüyoruz gibi... Ama her şeye rağmen en mutlu olduğu yere dönmeyi kafasına koyan oğlanin son sahnedeki tercih hali, görseline de müziğine de doyulmaz bir şölen resmen.

 
Filmin '85 yapımı olduğunu düşününce renklerine daha bir bayıldım. Su altında geçen her dakikadan huzur buluyorsunuz resmen. Bu huzuru müziklerle desteklemişler. Sanki yönetmen denizin altının ritmini içinde hissetmiş ve bunu bize de aynen aksettirmiş gibi. İçinden müziğin geçmesi de tam bu bağlamda işte. Sözlerle bizi yormayıp, klostrofobik olabilecek bir filmi huzurlu ne naif bir şekle müziklerle evrilttikleri ve hatta bunu gizliden de değil açıktan yaptıkları için... Müziğin girdiği her an o oğlanın duygularına bizi daha çok yaklaştırabildikleri için. Zaten dilbaz olmayan oğlanın yüzündekileri anlamamızı sağladığı için...  Ve hatta sırf o tersine dünya için...

20 Haziran 2011 Pazartesi

Gençlik Ateşi Üstümüzde Olsun: Daydream Nation

Fırlama ve yer yer edepsizliğe varan 17 yaşındaki bir kızın bir kaç ayını anlatan bir film Daydream Nation. Kız büyük şehirden kasabaya taşınan, tek ebeveyniyle yaşayan, özgürlüğüne düşkün bir tip. İçimizden biri değil ama bir yanıyla çok seviyor bir yanıyla uyuz oluyoruz kendisine...
Kasabanın kendisinden nefret ettiğine ikna olup iyi o zaman ben de dibine vurayım diyerek hocasını ayartıyor. Hoca da dünden razı diyemeyeceğim, ama kız çok kararlı. Bir de partide tanıştığı Thurston diye yaşıtı var kızın. Bu ikisi arasında mutlu mesut hayatını sürdürüyor kızımız. O kadar umursamıyor ki kimseyi, bu onu iki erkeğin gözünde de vazgeçilmez yapıyor. Genç olanı zaten ilk gördüğü anda aşık oluyor ve kız bunu kullanmaktan zerre kadar çekinmiyor. Hoca denklemiyse görünenin ve genelin aksine ilerliyor. Genelde yaşlı adam genç kız hikayelerinde adam yoluna devam eder, kız arkasından yaşlı gözlerle bakakalırken bu filmde ipler her daim kızın elinde. Hemen her daim diyelim hadi...
İki adama da hiç bir duygu beslemiyor oluşu ve her an gidecekmiş gibi durması sanırım hoca gözündeki yerini büyütüyor ve tanrıça gibi bir noktaya koymaya başlıyor o anda. Tam da bu bahsi geçen anda ciddiyetin c'sini istemeyen kızımız dört nala kalbinin gerçek sahibine koşuveriyor.

Filmin karanlık ve komik tavrı cidden Donnie Darko'yu andırıyor. Böyle enteresan bir ilerleyişi var ve bir sonraki sahneyi tahmin etmenize asla izin vermiyor. Bir de esprileri çok ince. Kitap sahnesinin sonunda uyuyakalmışken "bütün bunlar 70 sayfada oluyor" diyor tekdüze bir sesle. Filmin espri noktası hoca karakteri zaten. Her zaman karizmatik olan yaşlı adam/genç kız hikayesini kendine güveni olmayan, hayatının dengesini yitirmiş ve karikatür bir adam ve onu kullanan kızla takas etmişler filmde.
Ama kendi açımdan filmin en çekici yeri sonu. Öylesine beklenmedik bir şekilde bitiyor ki film, hani kolay şaşırmayan film izleyicilerini bile bir ters köşe yapmışlar. Muhtemelen de bu köşeyi çizerken hem yönetmenin, hem senaristin, hem de oyuncuların dudaklarının kenarında inceden bir gülümseme oluşmuştur. Yani bu şekilde gelişen bir konunun sonunu böyle bağlamak cesaret işi... Niceleriyle hadi leyyyyn diye dalga geçmişken bu filmin akışına tam oturduğunu düşünüyorum.

Oğlanın annesiyle olan ilişkisi bambaşka bir de. İnsan sevdiği kızdan bir randevu koparmak için annesini kızın evine yollar mı yahu? Ertesi günkü konuşmayı buraya yazayım da filmin nasıl bir seyirde gittiği daha net anlaşılsın (tercümeyi günlük hayatla bağlayarak):
Kız: Çok zavallısın! Anneni mi yolladın?
Oğlan: Evet biliyorum.
Kız:Tuhafsın gerçekten de!
Oğlan: Öyleyim ne yapabilirim...
Kız: İyi o zaman, başına bela aldın şekerim. Şimdi babam beni seninle çıkmam için zorluyor. Akşam 8'de al beni.
Oğlan: Yaşasındı! O zaman ben seni arayım?
Kız: (çoktaan basmış gitmiş...)

Akşam muhabbeti:
Oğlan: Bence sen benden hoşlanıyorsun. Gerçi bana cidden ne kadar zalim davrandığını düşünürsek kulağa tuhaf geliyor biliyorum ama...
Kız: Çok tuhafsın.
Oğlan: Bu arada geçen seferki benim ilk deneyimimdi. İlişkimiz ilerledikçe daha iyi olacağını düşünüyorum.
Kız: Ne ilişkisi ya?! Bu kasabadaki herkes ne kadar hayalperest! Niye devamlı böyle hayallere kapılıyorsunuz anlamıyorum ki... Burada herkes hayatının ilk yarısını evlilik hayalleriyle, kalan yarısını da pişman olarak geçiriyor. Herkes herkesi aldatır, bunu niye büyütüyorsunuz ki...
Oğlan: Ben seni asla kat'a asla asla asla asla aldatmazdım
Kız: Evet tuhafsın. Neyse benim gitmem lazım...
Oğlan: Yarın okulda konuşsan bari benimle, hı?
Kız: Yarın cumartesi salak
Oğlan: Aaa evet...
Kız: Tamam bak canın isterse arayabilirsin beni anlaştık mı? Hadi ver yanağını bir öpeyim.
(der ve hocanın kollarına koşar, kendinden nefret eder ve çocuğun kollarına koşar)
Kayıp addedilen nesle dair de dokunmadık hiç bir konu bırakmamışlar. Çatırdamış aileler, din, endüstri, paranoya, seri katiller, seks, uyuşturucu... Hatta uyuşturucunun güzel etkileri... Film boyunca uyuşturucu filmin ana karakterlerinden birini oluşturuyor ama son derece masum bir şekilde. Hani bu kadar uyuşturucu içeren filmlerde tüm karakterler dibe vurur ya, bu filmde resmen ters döndürmüşler hikayeyi. Tüm film boyunca en kötü hale düşen uyuşturucuyla ilişkisi en uzak olan tip, evin halini gördüğündeki bakışları bittim ben şeklinde olan tek kişi. Gerisi saldım çayıra modunda devam, bir rock'n roll eksik...
Tatlı bir akışı, tuhaf ve hatta terse dönmüş karakterleri var. Bir dergide Tivilit'le karşılatırıldığını görmüştüm bu filmin. En büyük farkını sır vermemek adına söylememişler herhalde: Tivilit kızı ne kadar zayıf ve korunmaya muhtaçsa, Gündüz düşçüsü kızımızo kadar kendi hayatını yöneten, kimseye ipleri vermeyen ve hatta çevresindeki zayıf kişileri sarıp sarmalayan bir tip. Kendi adıma böyle karakter gördükçe mutlu oluyorum, edepsizliği de yanında bonus olarak hediye ediliyor.

Tek Sahne: Kaybedenler Kulübü

Film öyle ya da böyle ama kısaca bir noktasına değinmek istiyorum. Tek bir muhabbetin aklımda yarattığı şimşekleri yazıp rahatlamak da diyebiliriz...

Filmin bir yerinde son derece kendi ayakları üzerinde duran kız karakter değiştirip kıskanç, güvensiz, eleştirel ve yargılayıcı bir tip oluyor ve devamlı bir mutsuzluk akımına kapılıyorlar. Kısa bir deneme ayrılığı sürecinde yurt dışından teklif alıyor ve oğlana bunu anlatmaya başlıyor. Esas adam öncelikle kızın ruh halini süper tanımlıyor, o kadar gülümsemiyorduki sanki hiç gülmeyecek gibiydi...

Kız tam o anda "Gitme dersen gitmem, bir yolunu bulur yürütürüz... Gitme de... Bak gitme dersen gitmem... Gitme de... Gitme de.... Gitme deee...." diyor...

Şimdi bu kızın geçirdiği karakter değişimine nasıl sinir olduğumu bir yana bırakalım. Hatta filmden de ayrılalım. Şu muhabbet ne kadar çok sorunu anlatıyor aslında.

Kız son derece ileriyi düşünen bir tip. Planlı ve işli. Yer yer histerik. İşini seviyor, en azından hiç şikayet ettiğini duymuyoruz. Yoğunluğundan bile yakınmıyor. Oğlansa bugün acaba canım ne yapmak istiyor ekolünden... Peki bu oğlan kıza gitme dese ve kız o anda aşkın yarattığı hormonlarla tamam gitmiyorum bi denem, ben de seni çok seviyorum dese... Bundan bir kaç ay/yıl sonraları olay Tarla Kuşuydu Jülyet olmaz mı? En ufacık bir sorunda ben senin için gitmemeyi göze aldım, sen benim geleceğime mani oldun, işimde şahane ilerleyebilirdim ama senin için kaldım ben demez mi? Neler olabilirdim ah ahhhh yanılgısına düşmez mi? Oğlanın hayatında tutkuyla bağlandığı hiç birşey olmadığını göze alırsak aşk bittiğinde -ki biter- kızın pişmanlık katsayısını oğlan misliyle ödemez mi?

İşte sırf bu sahnesi yüzünden çok sevebilirim bu filmi... Kızın isteğine verilebilecek en en güzel cevabı veriyor oğlan: "........."

Söz gümüşse sükut altın gerçekten de... Evet duygu yoğunluğuyla bir süre sürünecek ama bir insanın hayatını, geleceğini yok ettiğini düşünmeyecek yıllar boyunca. En azından onu özgür bırakabildim, zaten yürümeyecekti bile diyebilir yıllar sonra... Ne bir gülümseme, gözünde ne bir pişmanlık... Sadece kuru bir "...."....."......"

19 Haziran 2011 Pazar

İçinden Müzik Geçen Filmler No.5: High Fidelity

Bu filmi ilk izleyişimin üzerinden 5 yıldan fazla zaman geçmiş. Müzikolik canlardan biri demişti hatta -yazar burda Seçkin'e ithaflıyor- "böyle bir film var, şahane". O gazla hemen izlemiş ve yıllar sonra kendime yaptığım şu itirafla kalakalmıştım: Ulan ben bu filmi hiç sevmedim, böyle romantik komedi mi olur ve hatta çalınan, ne çalınması konuşulan şarkıları bile bilmiyorum. Zaman her şeyin ilacı işte... Aradan geçen zaman ya büyüttü ve romantik filmlere bakışımı değiştirdi ya da gemi vasıtasıyla erkeklerin dünyasını daha anlar/kabullenir olmamı sağladı.

Şu filmi ikinci kez izlediğime öylesine mutluyum ki kelimeler kifayetsiz. Sanki John Cusack bizim karşı komşuymuş da her sabah 8'de dükkanı açmaya gidiyormuş gibi hisler uyandırdı. Şarkıların istisnasız her biri aktığı ortama tam uyarken siz "yav kim söylüyordu bunu be" demiyorsunuz bile. Her şarkıyı bir şekilde referanslıyorlar, bu bir Top 5 listesi de olabilir, bir konuşma da... Ne çıkarsa bahtınıza artık, ama iyi bir şey çıkacağı garantili...
Her şeyi Top 5 listesiyle ele alan adam baş kahramanımız. Hayatının aşkıyla ayrılması üzerine "acaba bende mi bir terslik var?" kriziyle dip dibe geliyor ve en fena bulduğu 5 ayrılığın kahramanıyla yüzleşiyor. Tabii bu esnada geçmişe dönüşler, muhtelif Top 5'ler ve şarkılar arka planda devam ediyor. Bize erkek dünyasına ait bilgiler veriyor, hem de doğrudan bize, öyle konuşma aralarına yedirerek filan değil, direk kamera vasıtasıyla bize bakarak...

Aldatma, kaçma, umursamazca terk etme, terk ettiğini unutup terk edildiğini sanma, gerçeği anladığı anda hiiiiiç umursamama, aldatmaya devamlı bir meyil hali, gerçeklerden devamlı kaçma gibi çok kızacağımız şeyleri o kadar doğal anlatıyor ki, kızıyorsunuz ama bizim çocuk zeki ama çalışmıyor edasında bir kızma, daha da ziyade bir serzeniş...

Bir yanıyla Hank Moody'yi anımsattı bana izlerken. Az çakalı, az fırsatçısı... Ya da belki fırsatçı diyebiliriz ama sevdikleri kadına olan tutkuları mı bu iki karakteri gözümde aynı yere koydurdu bilemiyorum. Bir şekilde her iki karaktere de sıcaklık besliyorsunuz, evinizin minik kedileriymiş de şefkate ihtiyaçları varmış gibi. İkisi misafir olarak gelse, ilk tepkim saçlarını karıştırıp sırtlarını pışpışlamak olur. Öyle bir doğal halleri var yani.

Müziğe olan tutkusunu hayran olmamak zaten elde değil. Otobiyografik plak düzenlemeyi nasıl yapabilir bir insan? Bir başka film vardı, adam sevgili değiştirdiğinde yatak takımlarını değiştiriyordu ilk iş olarak. Bu filmdeki adamımız ise plaklarını düzenliyor. Kadınlar genelde saçlarını değiştirirler. Bir süreliğine gerçeklikten kaçma, alışkanlıklarını değiştirme hali sanırım, kafanda uğraşacağın başka bir şey bulma belki de... Yani kafamda eski sevgilimle kavga edeceğime berberin saçlarımı ne hale soktuğuna kızmak daha elle tutulur bir konu değil mi? O gergin ruh halinize somut bir kılıf uydurmaz mı? Ya da en çok sevdiği çarşafta leke bulup onunla kavga etmek ya da bir plağı ne zaman aldığını hatırlayamamak...

Zaman her şeyin ilacı tam da bu noktada işte... Zaten artık değişen saçlarıma alışmak, aynaya her baktığımda başka bir şey düşünmek zorunda değil miyim? Ya da istediği çarşafı ya lekeli kabul eden ya da başka bir çarşaf takımına yönelen adam da kendini akışa uydurmuş olmaz mı? 1000 plağı yeniden dizmek başkahramanımızı bir süreliğine geçmişine ve hayallerine götürüp yüzünde bir gülümseme yaratmaz mı?

İşte bu film tam bu konular ekseninde... Başka birine sorarsanız bir adamın ruh hali diyebilir, ya da müzik tarihçesi dersi yanıtını da alabilirsiniz. Her ne kadar müzik bu filmde her anlamda başrol olsa da sanırım karakter analizi beni daha içine çeken nokta oldu...
Ayrıca hayatımda gördüğüm en deli fişek evlilik tekliflerinden ve cevaplarından birini bünyesinde barındırmasıyla yeri bambaşka artık. Elbette John Cusack sen en güzel bir adamsın'ı da hemen iliştiriverelim buraya...

Müziğin filmin başrol olmasına dair de iki çift laf edip biterelim. Film bir plak mağazasında geçiyor. Devamlı eski/yeni şarkılar çalıyorlar. Mağazanın iki çalışanı tam birer müzik delisi, birinin aldığı albümü beğenmeyince ona bağırabilir ya da sevgililerini Green Day'ın hangi iki grubun karışımı olduğunu anlatarak etkileyebilirler. Belle and Sebastian da çalarlar, Fleetwood Mac de... Esas adamımız sevgilisiyle DJ'lik yaparken ve hatta çaldığı müziği kızın beğenmesi vasıtasıyla tanışır. Marvin Gaye çiftimizin arka fonunu oluşturuken Bob Dylan harika plağıyla bir anda arz-ı endam ediverir. Filmde geçen/görünen tüm şarkı ve plakları yazmayı nasıl isterdim ama bilgim yetmiyor tüm plakları resimlerinden tanımaya. İşte müziğe böylesi bir başrol verdikleri ve hatta fetiş obje olarak kullandıkları için serideki başköşelerimizden birisini kendisine itinayla ayırmaktan mutluluk duyuyoruz...

13 Haziran 2011 Pazartesi

Ölümden Önce, The Big C

Diziler çoğu zaman vakit kaybıdır. Güzel, yaratıcı, dinlendirici veya etkileyici olmadıklarını söyleyemem, ancak filmlerle karşılaştırdığım zaman bir şey söyleyebilmek için 1-2 saatin - hatta yeri geldiğinde 5 dakikanın - yeterli olduğunu, aynı şeyi aynı tarzda söylemek için yüzlerce saat harcanmasına gerek olmadığını düşünüyorum. Misal Lost için harcadığım 115x42 dakikayı uyuyarak geçirseydim daha hayırlı olurdu gibi geliyor, hele ki o final bölümüne maruz kaldıktan sonra. Filmleri defalarca izlemek dizi izlemeye tercih ettiğim bir durum hatta. Anlatacağım diziyi söylediklerimden muaf tutacak değilim ancak bu dizinin bana hissettirdiklerini veren bir film keşfedemedim henüz. ("Ikiru" var en yakınında ancak duygusaldan ziyade ahlak konulu epik bir film)

Cathy bir banliyö annesi. Eğlenceli bir kocası, ergen bir oğlu, çevreci bir abisi ve güzel bir evi var. Pek sıradışı bir ortam değil. Sıradışı olan Cathy - tabi biraz da abisi. Melanoma olduğunu öğrenene kadar dümdüz bir hayat sürdürüyor. Kurallı, ölçülü ve konforlu. Herkesin yaşadığı gibi - hiç ölmeyecekmiş ve hayat asla tükenmeyen küçük sıkıntılardan ibaretmiş gibi. Ölümüne sayılı zaman kaldığını farkedince içinde bastırdığı bütün duygular adeta patlıyor. Daha da kötüsü Cathy'nin bu duygularla ne yapacağı konusunda bir fikri yok.  Geçmişinden taşıdığı pişmanlıklar, özellikle oğluyla simgeleşen gelecek hayalleri ve en çok da kendini ifade etme arzusu kadının yakın çevresine sunduğu bir delilik manifestosuna dönüşüyor.

Delilik dediysem Cathy bunun hakkını iyi veriyor. Cathy dizinin başından itibaren ölümüne alaycı bir açıksözlülükle yaklaşıyor. Bu gerçek canını acıtıyor ama o kendine acıyan bir ruh haline bürünmüyor. Ölümü  tabu olmaktan çıkarıp şakasını yapabildiği bir olguya çeviriyor, ama bu onu hafife aldığı anlamına gelmiyor. Ölümün kendi geleceğinde ondan esirgeyecekleri karşısında şimdiye kadar sosyal kurallar adına kendinden esirgedikleri anlamsızlaşıyor. O da bu durum karşısında kendisini sosyal normlardan azat ediyor. Tabi ki isyanı kişisel düzeyde, ama bu özgürleşmesinin değerini azaltmıyor. 

Dizi boyunca özgürleşiyor Cathy. İnsanlarla ilişkilerinde dolaylı yollara girmeden olduğu gibi davranıyor. Tabi bu zaman zaman küçük felaketlere yol açıyor. Mesela kocasını açıklama yapmadan evden atıyor. İlk bakışta pek soylu bir davranış değil ama evlilikleri boyunca bireyselliğini yitirdiğini ve ilişkilerini yeniden tanımlamaya ihtiyacı olduğunu sonraki bölümlerde anlıyoruz. Cathy'nin ilişkilerini mahvetmesi sosyal beceriksizliğini göstermiyor bana kalırsa, daha çok hepimizin hayatı kendimiz gibi yaşama becerisi konusundaki yetersizliğin bir gösterisi. Bu da ana karakteri başarılı yapan en önemli unsur.

Yan karakterler dizinin başında pek vurgulanmıyor ama hepsi de zengin karakterler. Özellikle kardeşi Sean kurgusal yapımlarda son zamanlarda gördüğüm en akıllıca konuşan tip, tabi ki kasabanın delisi rolünde. Kocası Paul fazlasıyla dışadönük, bazen tatlı bazen sinir bozucu. Oğlu ergenliğin sınırlarını zorlasa da, arada sırada büyüyebileceğine dair sinyaller veriyor. Ama herkesten farklı olduğunu kanıtlamaya çalışırken herkesin seni sevmesini istemek yeterince zor. Hele ki çocuk ruhlu babası ondan rol çalarken daha da zor. O yüzden Adam'a çok bulaşmıyorum. Marlene ölüme yaklaşmış yalnız bir kadın olduğu için Cathy herhangi bir role bürünmeden dürüstçe onunla yakınlık kurabiliyor, o açıdan o da orijinal bir karakter.

Kıssadan hisse The Big C, filmlerde bulabileceğiniz arınma hissini büyük oranda veren bir dizi. Bir güldürüp bir ağlattığı için manik depresif yönü de yok değil. Ancak ana karakter benim vicdanımda çöreklenen güçlü bir his yarattı, "her canlı bir gün ölümü tadacaktır" sözünü mit olmaktan çıkardığı için. Bu dizi sadece seyirlik değil, küçük hayatlarımızla ilgili bir şeyler söyleme çabasında.

Hay Allah, Tesadüfün de Böylesi!

Sev-e-mediğim filmler hakkında yazmayı da sevmiyorum ve o yüzden de çok çok nadir yer buluyorlar. Buna rağmen bu filme yazmadan duramayacağım gibi gibi... Romantik filmlerin bağımlısı olabilirim ve hatta duyguları sömüren 100 kadar filmde hönkürerek ağlamışımdır ama bu filme bir el insaf demeden geçemiyorum...
Mehmet Günsür gibi bir über-insanı barındırmasına rağmen bu filmi sevemeyişimin sanırım epeyce bir sebebi var. Bir kere Mehmet Günsür yeteneksiz bir adam değil ki niye sadece konu mankeni gibicesine sırıttırıp durmuşlar? O kadar filmde hem tipini hem ses tonunu hem de yeteneğini bir güzel harmanlarken burada sadece sen aşık aşık bak, iki de sırıt oldu bitti ruh hali hiç olmuş mu yahu? Aşık aşık bak demişken adam daha ziyade şirin şirin bakayım modunda takılmış zaten.
Konuyu zorla ağlama noktalarına getirmeleri gözyaşlarımızı artık cidden bitti sandık haline evriltti. Hatta Issız Adam'da bile hüngür şapır olmuş biri olarak acımadan diyorum: Babam ve Oğlum bile duygularımızı sömürme yoluna bu kadar girmemişti!! Ya da tamam girmişti ama bu daha bir denklemseldi...
Filmin ilk yarısına ne kadar bayıldıysam ikinci yarısında o kadar nefret ettim. Yarattıkları bütün o güzel ruhu kendi elleriyle katletmişler resmen. O kadar tatlı bir aşkın büyüsüne kapılmışken ve hatta kendimizi hayalini kurarken bulduğumuz anda ne gerek vardı hastalıktı kazaydı konuyu saptırmaya? "Al şekerim sen benim canımı kurtardıydın zamanında, ben de seninkini kurtarmış olayım" şeklinde konuyu bağlayıp büyüyü bozmanın anlamı ne? Ayrıca neden mutlu bitmesindi bu aşk hikayesi?

Burak kızın ruhundan anlamayan biri olabilir ama yapmayın etmeyin ya, kimse böyle terkedilmeyi hak etmez. O ne vurdumduymazlıktır, yılların emeğini sildi attı kız 3 dakikada ve bunu da aşkın arkasına sığınarak yaptı.

Selvi Boylum Al Yazmalım'dan ne de güzel aparmışlar o kurtarma sahnesini... Bilsem kurtarır mıydım hali... Ah be Ahmet Mekin sen ne güzel adamdın... Gerçi hakkını vermek gerek, Yiğit Özşener -yine- pek bir iyiydi... Hele ki terkedilme sahnesinde. Acıdım adamın haline resmen be...
Önyargılarımın doruk yaptığı insan olarak Belçim Bilgin iyiydi aslında, gerçi ya gülüyor ya ağlıyordu ama fekat zannımca uyumsuzluğun sebebiydi. Karşında Mehmet Günsür gibi bir adam var ve kız ona güya aşık... Belki de rolün en zor kısmısı burasıydı da ben anlayamadım, -mış gibi yapmak yani. Halbuki çok daha inandırıcı olabilirdi ve belki sonu o kadar da rahatsız etmez, ne acıklıydı beeaaaaaaaaa şeklinde 3 gün ağlardım... Ama -mış gibi olunca rol, bizde ki tepki de aman beeee halinde seyretti ne yazık ki.
Bu arada aile ilişkileri kısımlarına bayıldım. Özellikle çok mutlu ilerleyen Özgür ve ailesi konusunun bir anda seyir değiştirmesi ve o ana kadar Mehmetçiğim Günsürcüğüm'ün her baba konusu açıldığında gözlerinden geçen bulutun bir anda anlama binmesi çok güzeldi. Sanırım filmin yegane sürprizi buydu ve bayağı ters köşeye yatıran cinstendi... Aşk filmlerinde daha çok ters köşeler olsa ne kadar tatlı olurdu aslında...

Müziklere tek lafım yok... Redd'i duymak insanı nasıl da mutlu ediyor...
 Filmin ikinci yarısının ilk yarısına ihanet etmesinden büyük ihtimalle, bu filmi bayağı bir sevmedim. Hatta ilk yarısına o kadar tatlı bir şekilde bağlanmışken zorlama hastalık konusunu sokmalarına o kadar sinirlendim ki aradaki bağın bozumu Yumurta ve Bal filmlerine duyduğum ters duyguler gibi oldu. Birini ne kadar seviyorsam diğerini bir daha asla izlemem ruh halindeyim. Hah işte filmin ilk yarısı o kadar sade ve dürüst ilerlerken tesadüfe kasalım, kasmışken sonunu da bağlayamayalım hali çileden çıkaran cinstendi. En klişe şekilde de
bitireyim şimdi: Belki de ilk yarısını ziyadesiyle sevdiğimden bu kadar çemkiriyorumdur...

Olamaz mı? Olabilemez!