İçinden Müzik Geçen Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İçinden Müzik Geçen Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2011 Cuma

İçinden Müzik Geçen Filmler No.7: The Music Never Stopped

Bu filmin içinden müzik geçmiyor aslında, film müzikle bütünleşik olarak ilerliyor. Hatta bu serinin baş köşesine oturacak kadar önemli bir rolü var müziğin. Adını bir Grateful Dead şarkısından alıp üstüne bir de bir babanın oğluna müzikle yaklaşarak iyileştirmeye çalışmasının başka bir yeri olabilir miydi zaten?

Tam da yeni keşiflere yelken açmışken bulduğum diyemeyeceğim ama tam anlamıyla beni bulan bir Grateful Dead güzellemesi. Buldu diyorum çünkü alakasız bir anda duyduğum bir tınıyla kapıldım bu gruba, yine bi'şeyler izlerken elbette. Sonra başka bir filmde karşıma çıktı, şimdi de burada. Ne de iyi etti...
Filmin konusu şarkıları kadar güzel. Yaşın kemale erdiği bir çift bir telefon alıyorlar ve biricik oğullarını hastanede kimseyi tanımaz halde buluyorlar. Tümör tüm beynini sarmış ve acil alınması lazım, oğlan zaten buna karar verecek durumda değil. Ameliyat başarıyla sonlanıyor ancak oğlanın hafızası bir noktada durmuş durumda, kendini 20 yıl öncesinde sanıyor, yeni hiç bir bilgi hafızaya yazılmıyor. Sokakta yaşadığını görüntüsünden tahmin ettiğimiz oğlanın dünyaya ilk tepki verişi döneme ait olamayan bir şarkıyla oluyor: Fransa milli marşı... Sır perdesinin aralanması bir profesyonel yardımıyla oluyor. O profesyoneli bulmak ise babanın başarısı...

Acaba müzik bizim oğlanı iyi edebilir mi arayışına giriyor aile. Bunu da körlemesine yapmıyorlar aslında, oğlan çocukluğundan itibaren müzikle hep içiçe olmuş, hatta bir çok film karakterini kıskandıracak derecede de ailesinden destek görmüş bu konuda. Baba da tam bir müzik hastası, ve oğluyla aralarında geliştirdikleri "Bu şarkıyı ilk kez ne zaman duydum biliyor musun?" denen de bir oyunları var. Müziğe öyle gönülden bağlılar ki sevdikleri bir şarkıyı duydukları anda ilk duyduklarındaki anı hatırlayıp aynı heyecanla dinleyebiliyorlar. (Kişisel Not: Bu durum benim için filmler olurdu sanırım...)
Bu oyundan yola çıkarak oğlana çeşitli şarkılar dinletmeye başlıyorlar, oğlan tepki vermeye başladıkça dilleniyor, dillendikçe hikayeyi öğreniyoruz. Hikayelerin çoğunu babanın gözünden gördükten sonra oğlan kendi hafızasından eklemeler yapıyor, aslında nasıl boyut değiştirdiğine ama ikisinin de her yaptıklarını sevgi için yaptıklarına öyle güzel tanık oluyoruz ki...

Bir babanın kelimenin tam anlamıyla canından çok sevdiği oğlunu geri kazanmak için neler yapabileceğini yarı sulugöz yarı da bir sırıtma eşliğinde, bir nevi Mona Lisa gibi izliyoruz. Müziğinden dahi vazgeçebilen bu babaya saygı duymamak elde değil, ki zaten film oğlanla baba arasında taraf tutmayarak daha da güzelleşiyor. Oğlan da baba da yaptıkları her hata safça karşılarına geldiğinde o kadar başarılı tepkiler veriyorlar ki sanki rol yapmıyorlarmış, ve hatta hastane de bizim karşı komşunun salonuymuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz.
Oğlanın evi terk edişinin üstünden geçen 20 yılı hatırlamıyor oluşuna rağmen filmin bizi kurguya zorlamaması takdir edilesi... O dönemde ne gibi bir hayat sürdüğünü de bir noktadan sonra merak etmiyorsunuz zaten, sadece o noktaya gelene kadar olanlar mühim oluyor. Bir de oğlanın ne aradığını bilmediği anlar var ki o kısmı sadece izlemek lazım.

Müzikleri tam da o dönemi yansıtır cinsten... Beatles, Bob Dylan, Rolling Stones, aklınıza gelecek tüm dönem güzellemeleri. Grateful Dead'e ise saygı duruşu. İşin en güzel yanı ise kolayına kaçıp bize bildiğimiz şarkıları dinlettirmemeleri, özene bezene saklı raflardaki şarkıları bulup bize kimi zaman şarkının kimi zaman da oğlan ve babasının hikayeleriyle sunmaları.
Kısacası bir sevgi filmi bu... Anlattığı dönemi seven, konusu geçen baba ve oğulu seven, müziklere ise aşık bir film... Babanın oğlunu sevmesi, oğlanın da babasını aynı derecede sevmesiyle sımsıcak bir film... Dram diyenler çıkacaktır karşınıza, hiç inanmayın, sıcacık bir film olduğu garanti.

25 Ağustos 2011 Perşembe

İçinden Müzik Geçen Filmler No.6, Sid and Nancy

İngiliz müzik akımlarının konu edildiği filmlere karşı tükenmeyen bir ilgim var. Velvet Goldmine ile başladı, Quadrophenia, Control, Sid and Nancy ile devam ediyor, sırada 24 Hour Party People var. Tabii The Great Rock 'N Roll Swindle, Filth and Fury, The Future is Unwritten gibi belgeselleri de unutmamak lazım. Sid and Nancy aralarında konu edilen dönemi en iyi anlatan film olmayabilir ama müzik camiasının yaratmayı pek sevdiği ikonlardan ikisinin trajedisini aktarmakta oldukça başarılı.

Filmin esas karakterleri Sid Vicious -Sex Pistols'ın sahne basçısı- ile sevgilisi Nancy Spungen -eroinman bir groupie- ve anlatılan olaylar gerçek. Ancak film medya arşivi ve tanıdıkların anlattıklarından artakalan boşlukları bir kurguyla dolduruyor. Yapılan yorumlarda sıklıkla tekrarlanan bir uyarı var: bu film bir Sex Pistols belgeseli değil. Zaten film Sex Pistols'ı ve punk müziğini karakterlerin kimliğini yansıtan bir arkaplan olarak kullanıyor. Ön planda bu ikilinin bağımlı ilişkisi ve kendilerini yokedişleri var.

Sid Vicious bunun için uğraşmış olsa da iyi bir bas gitarist değil. Albüm kayıtlarında sadece bir şarkıda çalmış. Daha çok sahne performansı ve uçtaki hayat tarzıyla Sex Pistols'a uyan bir sembol. Kendini veya başkasını yaralamadığı bir konser görüntüsüne denk gelmedim ben. Hatta pogonun mucidi olduğunu duymuştum. Annesi uyuşturucu satıcısıymış. Nancy de ayrı bir alemde. Kolejden odasında çalıntı mal bulundurduğu için atılmış, ilk işinden ilk gününde atılmış. New York'da takılan bir groupie'ymiş. Oldukça zeki, hırslı ancak sorunlu bir kadın. Uyuşturucu parası kazanmak için fahişelik yapıyormuş ve bunu yaptığını hiçbir zaman saklamamış. Punk akımı Londra'da yükselirken gruplara takılmak için İngiltere'ye gitmiş ve aradığını orada bulmuş.

İki karakter de nihilist ve kendilerini yok etmeye meyilli insanlar. Nancy'nin ciddi psikolojik sorunları var, Sid'in de agresifliğiyle ondan aşağı kalır yanı yok. Punk'ı icat eden, yaşam tarzı olarak seçen insanlar. Ancak punk kaynağından kopup popülerleştiği zamanlarda hayatları ve ilişkileri ile punk idollerine dönüşüyorlar. Sid ve Nancy efsanesinde Nancy için biçilen rol oldukça üzücü. Sex Pistol'ın dağılmasında rol oynamak, Sid'i eroine alıştırarak ölümüne sebep olmak, sinir bozucu kişiliğiyle herkesin nefretini kazanmak... Yoko Ono ve Courtney Love lanetinin öncüsü bir bakıma. Gerçek hayatta bu ikilinin birbirini çok sevdiği söyleniyor, tabi Nancy'nin Sid'i kullandığı söylentisi de çok. Ama kesin olan gerçek ikisi de birbirine bağımlı ve birbirlerini daha da aşağıya çekiyorlar. Öldükleri zaman Nancy 20, Sid 21 yaşında.

Film son haddede depresif, uyuşturucu sahnelerinin Requiem for a Dream'den bile ürkünç olduğunu söyleyebilirim. İki insanın kendisine böyle zarar vermesini izlemek oldukça zorlayıcı. Sosyal olarak uyumsuzlar ve kendilerini sevmiyorlar. İki "misfit" olarak birbirlerini sevmeleri şaşırtıcı değil. Nancy Sid sayesinde istediği ilgiye, şöhrete ulaşıyor. Sid'in etrafındaki herkes Nancy'den nefret ediyor, sanıyorum ki bu Sid'i daha fazla Nancy'e çekiyor. Birbirlerini kullanıyorlar belki ama bu şekilde trajedilerini tek başlarına yaşamıyorlar. Filmde sık sık bahsedilen bir sahne var: kirli bir sokakta ikisi öpüşüyor, arkaplanda çöpler üstlerinden dökülüyor. Bu sahne diğer filmlerde görebileceğiniz benzeri romantik sahnelerin bir anti-tezi. Film temelde bir aşk hikayesi. Ama olağandan daha sert, eğlenceli ve zararlı. Benim için sırf diğer aşk filmlerine olan zıtlığı nedeniyle bile izlenebilecek bir yapım.

Müzik tarihini biraz biliyorsanız Nancy'nin Sid'le birlikte kaldıkları otelde bıçaklanarak öldürülmüş şekilde bulunduğunu da duymuşsunuzdur. Sid'in  aşırı derecede uyuşturucu etkisinde olduğu  için olanları hatırlamadığı söyleniyor. Film bu konu hakkında kendi fikrini yürütüyor. O gece yaşananlar hakkında kesin bir bilgimiz yok. Zaten bu ikilinin hayatı etrafında çok fazla dedikodu var, belki de bu film gerçekler etrafına bir perde daha örtüyor.

19 Haziran 2011 Pazar

İçinden Müzik Geçen Filmler No.5: High Fidelity

Bu filmi ilk izleyişimin üzerinden 5 yıldan fazla zaman geçmiş. Müzikolik canlardan biri demişti hatta -yazar burda Seçkin'e ithaflıyor- "böyle bir film var, şahane". O gazla hemen izlemiş ve yıllar sonra kendime yaptığım şu itirafla kalakalmıştım: Ulan ben bu filmi hiç sevmedim, böyle romantik komedi mi olur ve hatta çalınan, ne çalınması konuşulan şarkıları bile bilmiyorum. Zaman her şeyin ilacı işte... Aradan geçen zaman ya büyüttü ve romantik filmlere bakışımı değiştirdi ya da gemi vasıtasıyla erkeklerin dünyasını daha anlar/kabullenir olmamı sağladı.

Şu filmi ikinci kez izlediğime öylesine mutluyum ki kelimeler kifayetsiz. Sanki John Cusack bizim karşı komşuymuş da her sabah 8'de dükkanı açmaya gidiyormuş gibi hisler uyandırdı. Şarkıların istisnasız her biri aktığı ortama tam uyarken siz "yav kim söylüyordu bunu be" demiyorsunuz bile. Her şarkıyı bir şekilde referanslıyorlar, bu bir Top 5 listesi de olabilir, bir konuşma da... Ne çıkarsa bahtınıza artık, ama iyi bir şey çıkacağı garantili...
Her şeyi Top 5 listesiyle ele alan adam baş kahramanımız. Hayatının aşkıyla ayrılması üzerine "acaba bende mi bir terslik var?" kriziyle dip dibe geliyor ve en fena bulduğu 5 ayrılığın kahramanıyla yüzleşiyor. Tabii bu esnada geçmişe dönüşler, muhtelif Top 5'ler ve şarkılar arka planda devam ediyor. Bize erkek dünyasına ait bilgiler veriyor, hem de doğrudan bize, öyle konuşma aralarına yedirerek filan değil, direk kamera vasıtasıyla bize bakarak...

Aldatma, kaçma, umursamazca terk etme, terk ettiğini unutup terk edildiğini sanma, gerçeği anladığı anda hiiiiiç umursamama, aldatmaya devamlı bir meyil hali, gerçeklerden devamlı kaçma gibi çok kızacağımız şeyleri o kadar doğal anlatıyor ki, kızıyorsunuz ama bizim çocuk zeki ama çalışmıyor edasında bir kızma, daha da ziyade bir serzeniş...

Bir yanıyla Hank Moody'yi anımsattı bana izlerken. Az çakalı, az fırsatçısı... Ya da belki fırsatçı diyebiliriz ama sevdikleri kadına olan tutkuları mı bu iki karakteri gözümde aynı yere koydurdu bilemiyorum. Bir şekilde her iki karaktere de sıcaklık besliyorsunuz, evinizin minik kedileriymiş de şefkate ihtiyaçları varmış gibi. İkisi misafir olarak gelse, ilk tepkim saçlarını karıştırıp sırtlarını pışpışlamak olur. Öyle bir doğal halleri var yani.

Müziğe olan tutkusunu hayran olmamak zaten elde değil. Otobiyografik plak düzenlemeyi nasıl yapabilir bir insan? Bir başka film vardı, adam sevgili değiştirdiğinde yatak takımlarını değiştiriyordu ilk iş olarak. Bu filmdeki adamımız ise plaklarını düzenliyor. Kadınlar genelde saçlarını değiştirirler. Bir süreliğine gerçeklikten kaçma, alışkanlıklarını değiştirme hali sanırım, kafanda uğraşacağın başka bir şey bulma belki de... Yani kafamda eski sevgilimle kavga edeceğime berberin saçlarımı ne hale soktuğuna kızmak daha elle tutulur bir konu değil mi? O gergin ruh halinize somut bir kılıf uydurmaz mı? Ya da en çok sevdiği çarşafta leke bulup onunla kavga etmek ya da bir plağı ne zaman aldığını hatırlayamamak...

Zaman her şeyin ilacı tam da bu noktada işte... Zaten artık değişen saçlarıma alışmak, aynaya her baktığımda başka bir şey düşünmek zorunda değil miyim? Ya da istediği çarşafı ya lekeli kabul eden ya da başka bir çarşaf takımına yönelen adam da kendini akışa uydurmuş olmaz mı? 1000 plağı yeniden dizmek başkahramanımızı bir süreliğine geçmişine ve hayallerine götürüp yüzünde bir gülümseme yaratmaz mı?

İşte bu film tam bu konular ekseninde... Başka birine sorarsanız bir adamın ruh hali diyebilir, ya da müzik tarihçesi dersi yanıtını da alabilirsiniz. Her ne kadar müzik bu filmde her anlamda başrol olsa da sanırım karakter analizi beni daha içine çeken nokta oldu...
Ayrıca hayatımda gördüğüm en deli fişek evlilik tekliflerinden ve cevaplarından birini bünyesinde barındırmasıyla yeri bambaşka artık. Elbette John Cusack sen en güzel bir adamsın'ı da hemen iliştiriverelim buraya...

Müziğin filmin başrol olmasına dair de iki çift laf edip biterelim. Film bir plak mağazasında geçiyor. Devamlı eski/yeni şarkılar çalıyorlar. Mağazanın iki çalışanı tam birer müzik delisi, birinin aldığı albümü beğenmeyince ona bağırabilir ya da sevgililerini Green Day'ın hangi iki grubun karışımı olduğunu anlatarak etkileyebilirler. Belle and Sebastian da çalarlar, Fleetwood Mac de... Esas adamımız sevgilisiyle DJ'lik yaparken ve hatta çaldığı müziği kızın beğenmesi vasıtasıyla tanışır. Marvin Gaye çiftimizin arka fonunu oluşturuken Bob Dylan harika plağıyla bir anda arz-ı endam ediverir. Filmde geçen/görünen tüm şarkı ve plakları yazmayı nasıl isterdim ama bilgim yetmiyor tüm plakları resimlerinden tanımaya. İşte müziğe böylesi bir başrol verdikleri ve hatta fetiş obje olarak kullandıkları için serideki başköşelerimizden birisini kendisine itinayla ayırmaktan mutluluk duyuyoruz...

27 Ekim 2010 Çarşamba

İçinden Müzik Geçen Filmler No.4: Little Voice

-21/08/2008 tarihli yazıdan güncelleme-
Yıl 1998 ya da 1999. Sinemaya gitmeye kararlıyız. Filmimiz Urban Legends. Bir şekilde 5 dakika kadar gecikiyoruz ve film daha reklamlarda. O esnada bu filmin afişini görüyoruz ve boşver ya hadi Little Voice'ı deneyelim diyoruz. Film hakkında hiç bir bilgimiz yok ve neyle karşılacağımıza dair en ufacık bir fikrimiz de... Film bittikten sonra öylesine mutluluk doluyuz ki, diğer filme gitmemiş olmaktan gurur duyuyoruz. Urban Legends'ı da hala izleyebilmiş değilim, her gördüğümde aklımın bu şahane filme akıyor olmasından muhtemelen...

Türkçe'ye Yıldızların Sesi diye çevrilmiş bir film bu, çok da mantıklı ve film hakkında şahane ipucu veren bir çeviri. Filmi bu kategoriye koyan ise içinde müziğe verdiği önemin yanısıra müziğin bu karaktere verdiği önem. Müzik olmadan herşeyi reddeden kızımızın dünya ile -ya da öte dünya ile- tek bağlantısı o şahane sesler ve dönem şarkıları. Hayata tek tutunma noktası babasına yaptığı şovlarken bu filmi bu kategoriye almazsak I Am Sam'i kayırmış olurmuşuz gibi geldi...


Esas kızımız son derece sessiz, içine kapanık, hatta neredeyse hiç konuşmayıp hiç dışarı çıkmayan biridir. O kadar sessiz konuşur ki konuştuğu anlarda, annesi ona L.V. (Little Voice-Küçük Ses) diye hitap eder ve artık bu isim onun üzerine yapışmıştır, herkes ona böyle demektedir. Ancak kurtadam misali, plaklarının başına geçtiği zaman apayrı bir kimliğe bürünür, dinlediği şarkıcının -ki her zaman eskilerden biridir bu, kimi zaman MM, kimi zaman Judy Garland, vs vs- kimliğine bürünüverir. Ama bunun için de bir koşulu her zaman vardır: babası...

Baba figürü bu filmde çok önemlidir. Kızı inatla sahneye çıkartmaya çalıştıkları bir sahnede açılması için gereken tek şey babasıdır ve bir anda babası karşısında beliverir, siyah beyaz bir şekilde hayalindeki yerini bulur. Gösterisini sadece babası için yapar. Babanın geldiği anda o sessiz, naif kişi gider, şarkılar bulur yerini.


Bu arada bir de kuşçu çocuğumuz -Ewan McGregor- vardır ki kendisi l.v. ye kaptırıvermiştir gönlünü. İki yaralı kişinin birbirine duydukları sevgi kişide saygı uyandırır ve filmi çok sıcak kılar. Çünkü o kadar temiz iki kişidir ki sanki bu dünyaya ait değillermiş gibilerdir. Esasında film o kadar naif ve sakindir ki insan kendini l.v. nin yerine koymakla koymamak arasında bocalar durur.


Müziğin şahane kullanıldığı, filmin müzikal olmaktan uzak ama müziğin bir çeşit başrol olduğu, şahane mi şahane, sakin mi sakin ve dahası bir o kadar da naif ve maalesef göz ardı edilmiş bir filmle karşı karşıyayız kısacası.

24 Ekim 2010 Pazar

İçinden Müzik Geçen Filmler no.3: Un Coeur en Hiver

Şimdi anlatmak istediğim filmin ne tanıtılmaya ne de hakkında yapılan çok güzel yorumların yanında fazladan edilecek iki kelama ihtiyacı var. Yine de her film her insanda farklı tınılar bırakıyor, en kıymetli olanları kaydetmek gerek. Türkçesiyle "Ayazda Bir Yürek" müzik ve duygular hakkında. Hiç şüphesiz içinden müzik geçen filmler kategorisinde, çünkü hayatını müziğe adamış üç insan arasında geçen bir aşk öyküsünü anlatıyor. Benim için kıymetli olmasının sebebi ise sinema dünyası duygular hakkında bu kadar çok basmakalıp tanım koymuşken bu filmde gerçek hayatta yaşanan duyguların belirsizliğini bulmuş olmam.


Müzik üzerine kurgulanan filmlerin ayrı bir sürükleyiciliği oluyor. Müzik duyguları hissettirmek konusunda sinemadan daha yetkin bir dil. Diğer sanatlardan daha içgüdüsel olduğu için kulaklardan başka hiçbir donanım gerekmeksizin her tür müzikten zevk almak mümkün. Herhangi bir sahneye etkileyici bir melodi eşlik ettiği zaman filmin bütün seyri değişiyor. Tabi bizim içinden müzik geçen filmler deyince anladığımız bu türden formüller değil, müziğe gerçek bir rol verilmesi esas tercihimiz.

Ayazda bir Yürek'deki üç ana karakter hayatını farklı şekillerde keman üstüne kurmuş olan insanlar. Onların müzikle olan ilişkileri gerçek kişiliklerini ele veriyor. Stephane ileri düzeyde bir keman tamircisi. Genç yaşta sanatçı olamayacağına ikna olmuş, filmde soğukta kalan kalbin sahibi olan kişi. Maxim onun iş ortağı, teknik işlerden çok iş alma ve ilişkilerden sorumlu, sanatçılarla arkadaşlık eden, sosyal, becerikli, politik bir iş adamı. Camille ise bir keman sanatçısı. Kendini başlarda çok açığa vurmasa da film ilerledikçe duygularını kemana hayat verir gibi dolu dizgin yaşamak istediğini anladığımız tutkulu bir virtüöz.

Film Stephane'ın Maxim'i tanımlamasıyla başlıyor, zaten film boyunca o her zaman gözlemci olarak kalıyor. İkisi çok zıt karakterler olsa da iyi bir iş paylaşımı yapmış, sağlam bir düzen kurmuş insanlar. Birlikte yedikleri bir yemek esnasında Maxim Camille ile beraber olduğunu ve eşinden ayrıldığını anlatıyor. Camille ve Stephane tanıştıkları zaman genç kadın Stephane'dan hemen etkileniyor. Stephane müzikten anlayan, kendisini sürekli geri planda tutan, duyarlı olduğunu hissettiren entelektüel bir adamdır ve her şeyiyle ortada olan Maxim'e göre daha ilginçtir. Camille giderek bu gizemli adama karşı duygular beslemeye başlar. Peki Stephane ona karşı neler hissetmektedir?

Yorumun bundan sonrası izlemeyenler için fazla bilgi barındırıyor.

Film boyunca belki alışkanlıktan olsa gerek Stephane'ın Camille karşısında duygusal olarak çözülmesini bekliyoruz. Hatta ben Maxim aralarından çekildiği zaman rahat bir nefes aldım diyebilirim. Nette okuduğum yorumlarda Stephane'ı Camille'i baştan çıkarıp sonra terketmekle suçlayanlar vardı. Ne var ki Stephane hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değil, film boyunca kendini ele vermemeyi başarıyor. Mesela ilk prova sahnesinde Camille ve Stephane arasında bir elektriklenme olduğunu söyleyebiliriz, en azından Camille bunu böyle algılıyor. Ancak sonraki sahnede Stephane'ın kemanı iyileştirmek için bir fikri olduğunu öğreniyoruz. Muhtemelen Stephane provada Camille'i değil kemanı izliyordu. Camille kendini tamamen duygulara kaptırıyor ve Stephane'ı olduğu gibi göremiyor. Kendini Stephane'ın önüne tüm gücüyle attığı zaman o karşılık vermeyince büyük bir düş kırıklığına uğruyor ve onu kalpsizlikle suçluyor.

Stephane tam bir muamma. Onu ailesini gözlediği anlarda izlediğimiz zaman duyarlı, merhametli, kibar, zeki bir adam olduğunu düşünüyoruz. Bazı yorumlar onun sosyal açıdan yeteneksiz, bu konularda Maxim'e bağımlı olduğunu söylüyor. Ama ben onun duygusal ilişki kuramamaktan çok kurmayı reddettiğini düşünüyorum. Bu önemli bir ayırım. Stephane'ın Helene ile olan ilişkisi de bunu kanıtlıyor gibi. İkisi çok yakın arkadaşlar, ancak bu derece samimiyet kurabilmelerinin nedeni Helene'nin duygusal bir beklentisi olmaması.

Film boyunca karakterler ya konuşuyor, ya da müzik yapıyor ve dinliyorlar. Emmanuelle Béart keman çaldığı sahnelerde çok başarılı, tutkularını hem müzik yaparken hem de diyaloglarda çok güzel hissettiriyor. Stephane'ı hem bu kadar sevip hem de karakterini çözememizin nedeni ise Daniel Auteuil'in ölçülü oyunu olmalı. Müziği seviyor, çok güzel eleştirisini yapabiliyor ama yeteneği olmadığına inandığı için kesinlikle müzik yapmaya kalkışmıyor. Müziği üretebilmek için kuvvetli bir duygusal iç hayat gerekiyor, bu da belli ki Stephane'ın içinde ya olmayan ya da varlığı reddedilen bir dünya.

23 Ekim 2010 Cumartesi

İçinden Müzik Geçen Filmler No.2: Shine

Bu filme o kadar uzun süredir yazmak istiyordum ki... Ama cesaretim yetmiyordu, hala da tam olarak bu filmle ilgili hissettiklerimi yazabileceğime inanmıyorum. Filme müzikal diyebilirsiniz ama bende yarattığı izlenim içinden müziğin geçtiği ve bu müziğin karaktere olan etkisinin gösterildiği bir film olduğu yönünde.

Müziklerin kişileri ne derece etkileyebildiğine, hatta onları nasıl ele geçirdiğine dair inanç eksikliği olan varsa hemen bu filme koşmalı.
Film disiplinli bir babanın yoğun etkisinde büyüye(meye)n birini anlatmakta. Çok disiplinli baba çocuğunun muhteşem ötesi bir piyanist olmasını istiyor. Hiç hata yapmamalı, en ufacık bir nota yanlışlığında hemen onu düzeltmeli ve mükemmel müzisyen olma yolunda hedefinden şaşmamalı. Kısacası bir tür makine olmalı. Ancak babanın hesaba katmadığı bir olgu var: Duygular.
Çocuk başlarda babasını mutlu etmek için elinden geleni yapmakta, rezil olma pahasına mükemmele koşmakta. Ancak filmlerde her fazla mükemmel insanın başına gelen bu çocuğun da başına gelir ve çocukta  da film kopar. Üniversitede müzik bölümünde burslu okurken Rachmaninoff No.3'e sarar (bu da babayla ilgili elbette) ve bu çalınması neredeyse imkansız eserle beraber gerçeklikten de kopmaya başlar.
İlerleyen yaşlarında tanırız biz bu adamı, sarhoş, durmadan konuşan, kelimeleri bir cümle oluşturmayan, kafa hızına ağzının yetişmediği bir adam. O kadar hızlı nota basmaya alışmış parmaklar ve beyin, haliyle düşünce hızını da 2 vites yükseltmiş ancak beden buna uyum sağlayamamakta. Bir kafeye girer ve piyano görür. Herkesin deli olarak gördüğü adam piyanonun başına geçince inanılmaz bir mucize olarak görülmeye başlar ve bir de aşık olur/olunur.
Bir tür iç hesaplaşma filmi aynı zamanda, adamın kendisi ve babasıyla olan bir iç hesaplaşması. Babasının baskısını hayatı boyunca hissetmenin ezikliği ve o deha beyni çatışmakta. Babası yanında olmadığında bile aynı baskı altında olmaktan yorgun düşen bir über-beyin. Geoffrey Rush'ın piyanoyla ilişkisi ve o deli/deha uyumu ise enfes. Filmin sizi içine çekmesi ise 30 saniye sürüyor, sonrası kalan ömrünüz boyunca Rachmaninoff No.3'ü en güzel kim çalar arayışlarıyla geçirmeniz oluyor.

İçinden Müzik Geçen Filmler No.1: I Am Sam

Bıkkınla ortak bir seri yapalım dedik ve içinden müzik geçen ama tam anlamıyla müzikal sayılmayan filmleri irdeleyelim diye bir karara vardık. Sanırım ikimizin müzik zevklerindeki uyum/fark filmlerde işlemiyor ve hemen hemen aynı müzikli filmleri seviyoruz. Söz üstüne söz olayını da -umuyorum- bu seride devam ettirme ihtimalimiz de yüksek.

Beatles ile aramız uzun zamandır iyi, o yüzden ilk film olarak kendi adıma I Am Sam'e yazmaktan geri durmayacağım gibi. Sean Penn'in kimilerine göre abartılı oyunuyla süslü bu filmin ufak kızdan ve Sean Penn'den sonraki, hatta belki de önceki, başrolü Beatles şarkılarına ait.
Zeka yaşı oldukça düşük, hayatını iyi bir baba olmaya adamış bir adamın kızıyla ilişkisi üzerine bir filmden söz ediyoruz. Babanın hayatta tutunduğu dalı kızı, onu kaybetmemek uğruna verdiği mücadele filmin ana teması. Ama kızından bile önce var olan tutkusu Beatles şarkıları. Çocuğunun ismini bile şarkılardan seçiyor. Sanki o şarkılarla arasında bizim tam olarak göremediğimiz ama hissettiğimiz bir bağ var. Her durum ve şarta uygun bir şarkı bulurken, desteğini de yine sözlerden yahut melodilerden alıyor adam. Ama film müzikal olmaktan çok uzak.

Filmi "içinden müzik geçen filmler" kategorisinin baş köşesine oturmasına sebep belki de bu şarkıların ön plana çıkmaksızın filme ve karakterlere verdiği destek. Tamamen müziklere abanmak yerine alt metinden akan müzik ve sözler karakterlere daha bir tutkuyla bağlanma neden sanki. hem de Beatles şarkıları. Bu şarkıların bir insanın hayatına yön verebileceğine inanmak ne kadar uzak bir olguysu benim için. Derin sözleri var elbette ama sanki Beatles benim gözümde daha farklı bir konumdaydı bu filme kadar. Dinlemesi keyifli, sözleri aşk üzerine. Halbuki Sam karakteri için o şarkılar öğretici, kızını yetiştirme yolunu gösteren, hayatının bir tür ışık tutan deniz feneri. Yolunu bulmasını sağlayıcı bir öğe. Kızı için de aynı durum söz konusu. Babasıyla olan derin bağ sanki onun Beatles şarkılarıyla da bir çeşit transını gerçekleştirmiş. Adını aldığı şarkının elmaslarını üzerinde taşıyor sanki çocuk, o pırıltılı zeka Sam'in adını vereceği şarkıyı seçmesini sağlamış sanki: Lucy in the Sky with Diamonds.
Sean Penn'i zaten severim, saygım büyük. Hem muhalifliğine hem çılgınlığına hayranım. Bir de film çekip içine The Beatles sevgisini katınca gözümdeki yeri bambaşka...

24 Temmuz 2009 Cuma

İçinden Müzik Geçen Filmler No:0, Vengo

Bir Tony Gatlif filminden ne beklerim? Müzik, çingeneler, hareket ve şapşahane bir konu. Daha önce Bıkkın'ın da dediği gibi alaya almaz Tony Gatlif çingeneleri, onların gözüyle görür. İşte tam da buna güvenerek izledim Vengo'yu.

Bundan sonrası hayal kırıklığı diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü Tony Gatlif tamamen şahsi fikrime göre bu filmde bambaşka suları çok güzel işlemiş. Konu tam olarak çingene filmi değil, hatta çingeneler filmin rengi rolündeler. Arada bir geliyorlar, duruma uygun şarkılar söylüyorlar, sonra başrolü başkalarına bırakıyorlar.

Bir tür kan davası hikayesi, ancak kan davası güden her iki tarafta çok acı içinde. Biz taraflardan sadece birinin
yanındayız. Amca ve yeğeni arasındaki sıcak ilişkiye özeniyoruz. Yeğen özürlü, ancak kafa fıldır fıldır, kızlara ve eğlenceye düşkün. Amca yeğenini mutlu etmek için devamlı partilere götürüyor. Ancak aslında yeğen hep amcanın kızını sevmiş. Sorun şu ki amcanın kızı yıllar önce ölmüş. Amca da bu acıyla başa çıkmaya çalışıyor. Bir türlü çıkamıyor, ve bunu bizim gözümüze sokmak yerine onun gözlerindeki acıyla vermiş Gatlif.

Yeğenin babası bir aileden birini öldürmüş, peşi sıra kaçmış. O aile de kanlarının peşinde. Oğlu olduğu için yeğenin kanını istiyorlar. Amca ise kardeşini korumak, yeğenine sahiplenmek ve kan davasını bitirmek arasında bir yerlerde bocalayıp durmakta, ve bu arada da sıklıkla rakı şişesinde balık olmakta. Bu kadar sorunun ortasında kızını çok özlemekte. Ailenin başındaki kişi olarak bütün sorumluluğun sırtına binmesiyle devamlı olarak diğer aileyi ziyarete gidiyor ve tüm amacı aslında yeğenini kurtarmak.

Bize her konu arasında çok güzel şarkılar dinletiyorlar filmde, sahneler her zamanki gibi çok çok hoş, ve müzikler için bir konuya gereksinim duymuyorlar. Filmin genel olan o acı yönünü amcanın gözlerinden ve bu çingene şarkılarından veriyorlar.

Sonunu söylemiyorum elbette, ama bir anda ve çok vurucu bir şekilde bitiyor. Karizmatik insanların birarada toplandığı bu İspanyolca film bittiğinde içinize birşeyler oturuyor, ve o şeyler gülümsemenize tam anlamıyla engel oluyor. -Tony seni çok seviyoruz!-

O halde en azından başlangıcındaki neşeye ve sonundaki hüzüne dair bir ipucu verir diyerek filmin başından ve sonundan iki video koyabiliriz artık...

Filmin Başı: "Flamenko Sufi"



Filmin Sonu: "Naci En Alamo"

23 Şubat 2009 Pazartesi

İçinden Müzik Geçen Filmler No:0, Nick and Norah's Infinite Playlist

Bu film bir indie romantik komedi. Müziksever liseli gençlerin, daha doğrusu New York'un altını üstüne getiren şanslı veletlerin bir gecesini anlatıyor. Bir Öz-Ankara'lı olarak bu şanslıları görmesem bile onların her zaman orada olduklarını biliyordum, yani kıskanmamın pek bir faydası yok. Aslında bu veletleri O.C.,Gossip Girl vs.'den alabildiğine uzak oldukları için neredeyse sevdim diyebilirim. En az onlar kadar "parti"leri seviyorlar ama yaşlarına göre davranıyorlar. Filmin içinde filizlenen bir aşk, birbirlerini düşünen arkadaşlar, duyguları ifade etmek için doldurulan cd'ler ve şehrin büyüleyici sokakları var. Aynı şeyler mevzu bahis dizilerde de var, tabii ki cd'ler dışında. Bu kadar ezik bir şeyle uğraşmak yerine parti veriyorlardır sanırım. Peki bu filmi izlenebilir kılan şey ne?


Filmi sıradan bir "teenager" komedisi veya sosyete draması olmaktan çıkaran Nick ve Norah
. Gençliğin verdiği acemilikleriyle, arayışlarıyla daha fazla bu dünyaya ait gibiler. Deniyorlar, hata yapıyorlar, geri çekiliyorlar, tekrar deniyorlar. Aşkı yıllarca görmezden gelindikten sonra birisinin ona kendilerini özel hissettirmesi olarak özetleyiveriyorlar. Müzik zevki konusunda ruh ikiz olmaktan bahsediyorlar. İkisinin arasındaki diyaloglar hafiften When Harry Met Sally'i andırıyor. Kavga ediyorlar, küçük konularda çatışıyorlar, birbirlerini oldukları gibi görüp duygularını paylaşmayı beceriyorlar.


Yine de filmde en çok New York'u sevdim. Mükemmel bir şehir. Sarhoş ve yalnız bir kızın başına hiçbir şey gelmiyor. Eşcinsel gençler herkesten onay görüyor. Liseyi yeni bitirdikleri halde veletler arabayla bütün şehri turlayabiliyor ve bir sürü bara girip çıkabiliyorlar. Peşlerinde "şu üniversiteye gitmelisin" diye dolanan hiçbir yetişkin yok. Fazla mükemmel bir dünya. Ya da ben fazla gerçekçi oldum, en azından etrafta hiçbir tehlike görmeden yaşayacak yaşı fena halde geride bıraktım. Yine de diyorum ki, bırakın gençler eğlensin.

Filmin en sevdiğim repliği Norah'dan geliyor:

Norah: Bu çok ilginç. Müzik konusunda ruh ikizim gibisin. Bu inanılmaz. Bir tek The Cure dışında.
Nick: The Cure'un nesi var?
Norah: The Cure'un bir sorunu yok aslında. Sadece isimleri tuhaf. Yani, The Cure (tedavi)? Neyi tedavi ediyorlar? Çaktın mı? İsimleri The Cause (sebep) olmalıydı, değil mi?


Akşamın sürprizi: A Waltz for Bıkkın
  • A-ha - Velvet
  • Jose Gonzalez - Crosses
  • The Streets - Dry Your Eyes
  • Johnny Cash - Hurt
  • Athlete - Wires
  • Wolf Parade - This Heart's on Fire
  • Ilya - Pretty Baby
  • Mum - Weeping Rock, Rock
  • The Whitest Boy Alive - Burning
  • Madeleine Peyroux - Dance Me to the End of Love