31 Temmuz 2010 Cumartesi

Gemi-Yol Filmleri No.3: Valentine's Day (Bir Ic Hesaplasma)

-cokcokkisiselbiryazi-
Bu film bana kotu bir insan oldugumu gosterdi sanirim, bir anda n'oluyoruz diyerek kendimle yuzlesmeme sebep oldu.

Omrum boyunca romantik filmleri sevdim, hala da seviyorum. Iyi ya da kotu oldugunu bilsem de izlemekten geri durmuyorum, ki belki onlarca berbat filmi sirf romantik komedi diye izlemisimdir. Yine izlerim ama sanirim bakis acim degismis. Bunu ilk anlama aracim "Just Married" adindaki fena da olmayan filmdi. Hani evlenip de bir turlu sevisemeyn cift uzerinden farklilarla nasil yasanir temasi etrafinda donen film. Filmi gayet buyuk bir zevkle izledim, sonuna dek. Ama nedense sonunda butun mantik damarlarim agir basti ve kultur/zevk/bakis acisi farki bu kadar buyuk olan bir ciftin o evliligi yurutecegine inancimin sifir oldugunu anlamamla buyuyor oldugumu anlamam asagi yukari ayni ana denk geldi. Masallara bile inanmama cagima gelmis olabilir miyim? Oysa ki her turlu masala gozu kapali gidip ehe ehe diye gulen ben degil miydim?

Sonra ayni baglamda "Leap Year'i izledim. Bu film tahminen 30'larinda iki zit karakter uzerinden ilerleyen bir film. Buna ise nefret ederek baslayip bayilarak bitirdim. Sebebi ise cok bariz, digerinin tersine bunda tamamiyle zit olarak baslayan iki karakterin mantik ve duygulariyla ortak noktalarini kesfetmeleri uzerineydi. Daha mantikli ve en azindan benim icin daha cesurdu. Zaten 30'larinda olduklari tahmin edilen iki karakter, gecmislerinde yasadiklarindan da ogrenerek ve sirasiyla karsilikli bir nefret/fena bir insan degil aslinda/arkadaslik/guven/sevgi/ask temali bir yolculuktan sonra bir tur iliskiye girmeye karar veriyorlardi. Romantizmin tek basina yetmedigi caglara geldigimi bir kez daha gorup aglamama ramak kalmisti ki.... siradaki filme gectim.
Esas konu malzemesine gelmem bu kadar uzun surdugu icin ozurler sevgili okuyucu. Bir tur kisisel inceleme ve 30'lara yaklasma depresyonuna girmeden onceki son cikisi aramaktay(d)im. Olmadigini anlamak icin "Valentine's Day"i izlemem lazimmis megerse.

Film temel olarak romantizm ve iliskiler temasini Sevgililer Gunu uzerinden isliyor. Insanlarin sevgilileriyle olan karmasik ya da basit ilsikilerini derinlemesine degilse de geneliyle gosteriyor. Bunu da kisa oykucuklarle yapiyor, ki bu kismina bayildigimi soylemeden gecemeyecegim. Kisa ve kesismelerden olusan filmlerin ciddi anlamda hastasiyim.

Filmin beni kotu bir insan yapan konucuklari uzerinden yazacagim sanirsam yazinin kalanini, zira bir cok konu islenmis ama sinir edenler daha cekici geliyor bana.

Ashton Kutcher -o ne guzel bir adam yahu- sevgilisine tam da o gun evlenme teklif ediyor. Sevgili de hemencecik kabul ediyor. Romantik asigimiz bu durumu dunyaya duyuruyor. Adam da bildigin romantik yani. Herkes sasiriyor, "aaaa kabul etti mi himmm ne guzellllll" filan havalarina burunuyorlar, adamimiz da olaya bir turlu uyanamiyor. Sonradan da arkadaslarina lafi carpiyor, "keske beni de biri uyarsaydi, simdi bu durumda olmazdim" diyor. Yahu hic mi uyanamadin bre akilli, bu kadar mi ask korusun? Bu kadar ask koru karakterlere de ayri bir uyuzum, hic mi mantigin yok senin? Askta mantik mi olurmus diyeni vururum, evet.
Ama konunun daha uyuz oldugum bolumu sonda geliyor. En iyi arkadasla iliski yurur mu yav? Peki ya ayrilirlarsa... Hem sevgilini hem de hayatta en deger verdigin insanlardan biri olan en yakin arkadasini ayni anda kaybetmis olmaz misin? Evet, arkadasliga hala sevgiliden daha cok deger veriyorum, ask dedigin duygu gecici, peki ya dost dediklerimiz?... Simdi onlar da gecici olabiliyorlar diyenler cikacaktir ama dost ve "dost" farkli seyler diyerek siyrilmaya calisagim. Hani madem bunlar akilli insanlar degiller ve boyle bir iliskiye baliklama atliyorlar, simdiye kadar aklinizi nerdeydi aloooo? Yokmus demek ki bir duygu kivilcimi, ne zaman basiniz dara girdi, hop don en iyi arkadasa. Madem simdiye dek temiz ve art niyetsiz bir iliskiniz vardi, simdi ne oldu da oldu bir anda isin icine duygulari katar oldunuz? Illa birileri terk edecek de o zaman en yakin siginma noktasina gecilecek. Yok ya!

Yine ayni hikayecikte takildigim baska sey de Jessica Alba'nin oynadigi karakter. Bu nasil bir ruhsuzluk ve oyunbazliktir yav! Evlilik teklifine "evet" de sonra da "senin icin heyecanlanan baskasini bul" de ve kac. Dahasi bunu da mecbur kalmasa soylemeyecek, yakalandi diye "ben seni hak etmiyorum" ayaklari. Bu kadar duygusuzluga da pes!

Yine ayni hikayecikte Jennifer Garner'in asik oldugu doktor hikayesi. Ben asigiiim asigiiiiiiiim diye dolanan Garner bu lafim da sana. Hani insanin sevgilisinin evli oldugunu ogrenmesi saglam travma olmali degil mi, hem de asigim diye dolanirken. Iki sopa vur sonra gulumse ve gec... Madem bu olayi atlatmak bu kadar kolay, bunca yildir bizi filmlerle belgesellerle dizilerle saglam kandiriyorlarmis yok bunu depresyonu, yok bunun yarattigi derin guvensizlikler filan diye.
Ne zaman ki filmde isler kotuye gitmeye basladi, o zaman oh be biraz gercekcilik kattilar aferin diye sevindim. Iste bu an kotu bir insan oldugumu hissettigim andi. Cunku herseyin yolunda gorundugu iliskilere inanmiyorum ve de bu sekilde yansitilmasini sevmiyorum. Yapmayin yahu, iki farkli insan her konuda anlasabilmemeli. Hayir her konuda anlasiyorlarsa bu kendinle yasamak gibi bir sey ve fazlasiyla tek duze degil mi? Yine bir filmde vardi, cocukken sevdigine tekme atarsin gibisine bir laf geciyordu, iste oyle bir sey. Her seyin tekduze oldugu iliskilerde bir yerde sana tekme atanin cazip gelecegine inaniyorum. Madem filmler uzerinden konusuyoruz, bir cok filmde ve cevremizde de bunu gormuyor muyuz? Iste bu her iliskinin yolunda gitmeyen detaylari olmasinin ve az da olsa mantik katilmasinin beni sevindirmesinde bir terslik var sanirim. Eskiden romantik filmlerdeki her turlu salakliga gozu kapali gulup ay ne guzeeel diyen ben, simdi isler kotuye gitmeye basladigi icin oh be diyer hale mi geldim? (Tabii bunu sadece filmler bazinda istedigimi soylememe gerek var mi bilmiyorum: gercek hayatta hersey tatli olsun, buna dair dileklerim de inanclarim da sonsuz. Gercek hayatta filmlerdeki kadar mantik aramiyorum.)

Sonra herseyi balli ve tatli bir sona baglayarak beni yine derin buhranlara itti film. Herkes sevdicegine kavustu, sevdicegi olmayanlarin tam da o gun sevdicekleri oldu ya da aslinda sevecekleri kisinin en yakinlarinda olduklarina uyaniverdiler bir anda. Bir tur aydinlanma hali sanirim. Evet, asik oldugunuzu ya da birinden hoslandiginizi bir anda fark ediyorsunuz, bir tur aydinlanma hali yasaniyor buna lafim yok da bu toplu halde bir grup insana olunca sinir bozucu ve inanc yikici oluyor. Kendi adima askla aramizda zaten cok saglam bir bag yok, inancimin tumden kopup ask diye birsey yok o sadece kendini kandirma hali, insan o duyguya kanmak istiyor tezime geri donmeme ramak kaldigi su yaslarda -30'a az kala- boyle gozumuze gozumuze sokup bir de mantigi komple kapi disari ettiler mi iyice zayifliyor.
Ha film kotu mu? Kesinlikle degil, son derece sevimli bir suru hikayecikten olusuyor ve bir kismi hayli basarili bir seyirde izliyor. Julia Roberts-Bradley Cooper hikayesi de ayri bir alem. Hani en beklenmedik son sanirim bu hikayecikteydi. Bir de o veleti yerim be. Sevimli bucur. Ha bir de Anne Hathaway ne komik kadin Yarabbim, Rus aksanini sevdigim. Kesilen sahnelerden birinde telekizlik vasfiyla yazarlik kapiyor. Yine de filmde en cok Meksikali adama guldugumu saklayamayacagim. "Isime gelmeyen bir sey olunca Ingilizce bilmiyorum senor ayagina yatiyorum, butun Meksikalilar ayni seyi yapariz" diye bir replik yazmislar adama, hala gulmekteyim.

Filmin yaratacagi etki izlediginiz ruh haline de bagli sanirim. Kendime kizmakla beraber epeyce de sevdim kisacasi. Sevmedigim film degil de Sevgililer Gunu sanirim, hatta o gune gayetle de uyuzum... Filmi sevmeme ragmen bu kadar sinirli bir yazi yazmamin tek sebebi de bir tur kendimle hesaplasma hali...

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Romantik ve Gerçekçi: In Search of A Midnight Kiss

Ömür boyu unutulmayacak bir anının öyküsü. Tek bir gecede geçen o filmlerden. Diğerlerinden farkı bize ta en başında mutlu sonla biteceğine dair bir ümit ışığı yakmıyor oluşu...

Film siyah-beyaz. Oldukça romantik bir şekilde neden insanların özel günlerde yalnız kalmak istemediklerini anlatıyor. En azından son dakikayı paylaşma ihtiyacını çok pratik bir şekilde özetliyor. Sonrasında bizce cinayet sebebi sayılacak bir sahneye atlıyor ve bütün film boyunca bunu dillendirmekten geri durmuyor. Adamımız en yakın arkadaşının kız arkadaşının resmiyle mastürbasyon yaparken yakalanıyor, hem de arkadaşına ve kız arkadaşına. İşin -bana göre- tuhafı hem arkadaşın hem de kızın bununla dalga geçebilmeleri, oysa adamımız utançtan yerin dibinde...

Sonrasında ikna ediyorlar adamımızı ve bir arkadaşlık sitesine üye ediyorlar, yılbaşını geçirecek birini aradığını edebi bir biçimde ifade ediyor diyelim. Tek gecelik bir arkadaşlık... Son derece gizemli ve bir miktar da histerik bir kızdan telefon alıyor ve buluşma ayarlanıyor.
Buraya kadarı filmin bir sonraki aşaması için bir hazırlanma süreci, film için bir tür ön sevişme. Sonrası ise ters köşe... Filmin bundan sonrası çokça Before Sunrise'ı andırsa da kendi içinde özellikle çekim tekniği ve karakter kurgusuyla ayrılıyor. Diğer filmden en büyük farkı esas karakterlerin öylesine karşılaşmamaları, bilerek ve isteyerek, ayarlayarak buluşuyorlar. Kız son derece histerik bir girişten sonra çok daha derin sohbetlerden kaçınmaz buluyor kendini. Oğlan ise bir filmde göreceğimiz en dürüst karakterlerden biri. Yaptığı hataların farkında, 6 yıldır kimseyle çıkmamış. Bir çok filmde alay konusu olacağını düşündüğü için bu tür şeyleri geyiğe vurup "yok canııım olur mu hiç" diyen karakterlerin yanında bir tür pırlanta. Eski kız arkadaşına inanılmaz bir özlem içinde ve ağır bir depresyondan geçmiş.İşte bu ikili sadece kendi hayatlarını konuşarak bir gün geçiriyorlar. Kavga ediyorlar, mutlu oluyorlar, son derece romantik ve dürüst, açık, yer yer çok mutlu, yer yer son derece depresif bir şekilde filmin sonuna geliyorlar. Aradaki hikayeler çok yüksek dozda spoilerla filmin tadını kaçıracağından es geçip doğrudan sonuna geliyorum. Sonu bu filmden tam da beklediğimiz gibi, ne bir eksik ne bir fazla. Zaten en başından beri dürüstçe ilerleyen film sonunda da bizi tatsız bir sürprizden uzak tutuyor ve umduğumuz ama istemediğimiz şekilde bitiriyor.
Çekimi ise Los Angeles'a bir tür saygı duruşu. Resimlerin üzerine konuşmalar akıyor yer yer, illa ki oyuncuları görmemiz gerekmediği gibi bir kurgu yapılmış. Hatta bazı yerlerde sadece fotoğraflar var, üzerine bir konuşma bile yok. Önden konuyu resimlerin üzerinde özetleyip kenara çekiliyorlar, ve sonrasında bizi o karelerle başbaşa bırakıyorlar. O kadar hoş ve sade ki...

İkili arasındaki konuşmaların dürüstlüğü her filmde rastlanmayacak türden. Histerik ve çetin ceviz kılıflı kırılgan yapılı kız göz yaşlarını saklama gereği duymayacak kadar açık. Ve son derece güzel... Oğlan ise bilmediği bir sebepten kızın peşinden ayrılamayacak kadar duygusal. Karakterler kendi içinde tutarlı.

En büyük engeli Before Sunrise'a olan benzerliği ama bunu karakterlere yoğunlaşarak çözmeyi başarmış bana göre. Diğerinde politikadan inanca, kendi hayatlarından dünya düzenine durmaksızın akan bir sohbet varken, bu ikili sessizliği de paylaşmaktan çekinmiyor. Diğerinde bir tür peri masalı havası varken bu filmde bir tür hayatlarına gerçeklikle dalmak gibi bir durum var.
Özetle Before Sunrise'la kıyaslamadan seyredip sevilesi bir film. Diğerinin o mutlu eden havası ve dünyanın her şeyinden konuşması belki daha eğlenceli... Gönlümüzde yeri apayrı ama diğerinin yerini sarsmadan bu filmin de kendine bir yer bulması mutlu edici...

Aynı ekip bu filmden 4 yıl önce Sexless diye başka bir film yapmış. Belki karakterlere inanmamız da onların zaten birbirlerini tanıyor oluşundan geçiyordur.

18 Mart 2010 Perşembe

Gemi-Yol Filmleri No.2: New York, I Love You

Bu seriye cevaben ben de seni seviyorum be diyesim var.

Bir kere mutlu ediyor. En üzüntülü hikayelerinde bile bir hoşluk bırakıyor. Bir mutluluk, bir huzur.
Bir sürü hikayeyi izlerken biraz daha olsa da izlesek diyorsunuz.

Kesişmeler Paris, Je T'aime'den çok farklı. Hikayeler de öyle.
Biri Avrupa'nın o uzak/yakın halini taşırken diğeri daha bir fırıldak insanlar dünyasında geçiyor.
Biri elit Avrupalılardan da bahsederken New York daha halktan insanlar kurgusunda geçiyor.

İlkinde torbacısına aşık oyuncu için üzülürken bu filmde hiç görmediği menajerine aşık müzisyen için evhamlanıp, kızın resmini yapmak için ölüp biten ressam için vah vahlıyor, yaşlı huysuz ama hala birbirini seven o çiftin hayallerimizi süslediği gerçeğiyle yüzleşiyoruz.

Sevgili mi yoksa baba/kız mı olduklarını hikayenin sonuna dek anlayamadığımız hikayenin yerini zenci baba/beyaz kız hikayesi alıyor. Camdan atlayıp reenkarnasyon geçiren yaşlı adam filmin fantastik yanına götürüyor. Ya da birbirlerini hiç tanımayan ama çok da güzel bir aşkın bu şekilde de başlayacağına bizi inandıran bir kadın bir erkekte güven buluyoruz. Ya da ancak bir Fransız filminde rastlayabileceğimiz bir fanteziye Amerikan versiyonunda ortak oluyoruz. Ya da bir fahişe figürünün Fransız ve Amerikan filmlerinde nasıl karşılık bulduğuna tanık oluyoruz.

Ama hep bir güzellik içinde. Paris filminin manzaralarını elbette bu filmde beklememek lazım ama kesişmeler daha başarılı kurgulanmış. New York'un beynelmilel hali çok güzel vurgulanmış, hani New York herkesin ya da hiç kimsenin yeridir gibisine bir durum var. Hırsızlar arası mücadele çok hoş olmuş, hele ki filmin ilk hikayesi için. "Büyükşehilerin hırsızlarıyla taksileri olmazsa olmaz"a şahane bir vurgu var. Zaten taksi olayını çok noktada işlemişler, kesişmelerin bazılarının odak noktası haline getirmişler.
Uğur Yücel şahane bir insan. O alaycı bakışlarıyla "kim bu yaaa, ne de güzel oynamış, dünyada bilinmedik ne yetenekler var" dedirttiğine nickim kadar eminim. O alaycı bakışlar, o duygusallık... Bilen biliyor gerçi ama gerçekten Uğur Yücel'in -ve bir de Erkan Can'ın- ciddi anlamda hastasıyım. Hikayeyi sırf bu yüzden kayırıyor olabilirim, ama o uzak doğulu kadının hikaye sonundaki bakışları kendimce beni doğruluyor.

Bir de bu filmde kısa kısa hikayelerde Natalie Portman başrolde. Hem bir hikayede oynuyor hem de çok güzel bir hikaye çekmiş. Başrol oynadığı hikaye kültürlerarası farklılıklar ve benzerliklere çok tatlı göndermeler yapıyor ve sonunu da başka bir hikayede bağlıyor. Bağlamasıyla, konuşmalarıyla ve bakışmalarıyla -bence- filmin en öne çıkan iki hikayesinden biriydi.

Yönetmen olarak yer aldığı hikaye ise son derece sevimli bir hikayecilikte. Her anlamda ayrı bir çiftin meyvesi -sevimli velet- yaşının çok üstünde sohbet ediyor. Yaşının çok üstündeki insanlar ise onun anlayabildiği şeyleri anlayabilemekten aciz ya da önyargılarının kurbanı. Bu hikayenin en dokunan yanı ise babanın tenezzül edip de kendini açıklamaya bile kasmaması. Kimse gerçekleri bilmek zorunda değil, işin tuhafı o önyargılı kadınlara dek bizleri ten rengindeki farklılığa dikkat bile etmeyecek derece konuya inandırmış olması. Bu kadının bir önceki filmdeki hikayelerden en güzellerinden birinde yer alması tesadüfi değil galiba.
Filmin -kendimce- en öne çıkan diğer hikayesi birbirlerini birer kez görüp/sevişip garip bir şekilde bağlanan çift/ya da çift olma yolunda ilerleyen ikili. Bu hikayede neredeyse hiç dış ses yok, tamamen kendi düşüncelerinde geçiyor, dolayısıyla her dertlerini tiyatro gibi oynamak durunda kalan iki oyuncusu var. Her düşüncelerini, şüphelerini, kararlarını, pişmanlıklarını ya da heyecanlarını mimikleriyle, gözleriyle ve nadiren de vücut dilleriyle anlatmışlar ve o kadar da tatlı yapmışlar ki sanki onlar oyuncu değiller, konu kısa film tadında değilmiş, uzun süredir biz bu ikilinin gelişimini biliyoruz ve kararlarına ortak olmak istiyoruz haline getirmişler seyirciyi.

Bu seriyi kısa film heyecanını yansıttığı için ya da başka bir sürü sebepten seviyorum. Devamını büyük bir heyecan ve mutlulukla bekliyorum. Bunu gemide değil yolda seyrettiğim için de o taksiler filan tam bir yol filmi gibi geldi bana... Öyle de bir güzel anısı kaldı gelecek zamanlara.

Gemi-Yol Filmleri No.1: The Hurt Locker

-Bol miktarda iç sesimle kendim arasında konuşma içermektedir.-

Hayatımda ilk kez Oscar'ı mantıklı bir saatte ve canlı izledim. Çok eneteresan bir duyguydu gerçekten. Daha da enteresanı çeşitli sebeplerden hayatımda yine ilk kez filmlerin çoğunu görmemiş ve hatta duymamış olmamdı. Evet ya kesin Avatar alacaktı, nitekim ben diğerlerinden sadece Up'ı görmüştüm ve Oscar komitesi muhteşem bir çizgi filme ödül verecek kadar uçmamıştı. Ha verseler Oscar komitesi için bugüne ettiğim lafları geri bile alabilirdim. Dahası Jeff Bridges ödülü alınca o kadar Nirvana'ya ermiş gibi hissettim ki kalan "Avatar" ödüllerini izlemeyi reddettim. İşte tam bu noktada nakavt oldum ve Hurt Locker diye bir filmin her bi'şeyi silip süpürdüğünü fark ettim. O zaman hemen döner dönmez izlemeliydim ama o da nesiydi gemide bu film vardı.

İşte böyle büyük beklentiler eşliğinde filmi koyduk. Bir kere film 130 dakika. 2 saatin üstündeki filmlere önyargım var, ama yine de seyrederdim yahu, neticede o kadar ödülü boşa almış olamazdı.

Dakika:0
Başlangıcı savaşın uyuşturucu etkisine dair bir söz. Muhalif gibi bir duruşu var. Hımmmmmm.... İyi gibi aferin bak bir kadın savaş filmi çekerse zaten başka türlü olmazdı. Yürü be kim tutar seni.
Dakika:20
Çocuk sevimli, ölen filan da oldu bu çocuk asi takılır şimdi. Savaşın mantıksızlığını gözümüze sokacak. Dahası o patlayan bomba sahnesi harbi çok iyiydi. Yürü be kadın, zaten bir kadın savaş filmi çekerse böyle olmalı. Neticede daha duygusal varlıklarız, genlerimiz böylesi bir zulme izin veremezdi.

Dakika:40
Ulan?!?!?!
E ne güzel eşit gibi başlamıştı bu film, hem Amerikalılara hem Iraklılara giydiriyordu. Ne de güzel dışarıdan bir bakış açısı vardı, nasıl oldu da Amerikan cenahına döndü bu film... Neyse dur bakalım şimdi ters köşe yapmasın?!?!

Dakika:89
Eeeeeehhhhhh. E ama yani!

Dakika: 130
Dış ses: Sizce de bu film çok "yaşasın Amerikalı kahraman, kahrolsun Iraklılar filmi olamamış mı? Hayır anlamıyorum bu kadar taraflı bir film nasıl Oscar alabilir?"
Cevap: Tuhaf bakışmalar ve bu filmi nasıl sevmezsin gibisine şaşkın ifadeler.

Evet filmin sonunda -hatta yarısında- fena halde bir pis Iraklılar cengaver Amerikalı kuzucuklara pusu kurup öldürmeye meylediyorlar ama kahramanlarımız canlarımız hem demokrasiyi hem de ülkelerini (?) kurtarıyorlar durumu hakim oluyor. Görünürde Amerikalılar hiç bir tuzak kurmuyorlar, bütün pislikler onlara yapılıyor. Onlar bildiğimiz sütten çıkmış ak kaşık. Öyle ki adamlar bir yerde saatlerce bekleyince onlar için üzülüyoruz.

Amerikalı askerlerin insan oldukları gerçeğini reddetmiyorum elbette ama Iraklıların da insan olduklarını ve hatta oranın onların ülkesi olduğunu bir noktada unutmuş yönetmen, zavallı Amerikan askerciklerinin ne zorluklarla orada yaşadıklarını anlatmaya çalışmış. İşin tuhafı Amerikalıların buna kanmış olmaları. Yani onlara göre galiba gerçekten de Amerikalılar oraya bir ülkeyi işgal etmeye değil orayı kurtarmaya gitmişler.

Bir hemcins olarak bu filmden rahatsızım. Bir sinemasever olarak da bu filmden rahatsızım. Anlattığı şeylerden mutsuzum. Görüntülerine tek sözüm yok, çekimler yer yer çok acayip, süper slow motionlar özellikle çok şahane. Ama sadece görüntü için izleyeceksem gider Cennet'i izlerim, en azından bana savaşın haklı gerekçelerini anlatmaya çalışmıyor ve en azından başta söylemeye çalıştığı şeylerden filmin ilk çeyreğinde vazgeçip 180 derece dönmüyor.
Esas anlamadığım şey Oscar komitesi. Ama anlamaya çalışmaktan vazgeçeli epey oldu. Neticede geçen sene bütün dallardan sadece tek dal tutturabilmiş biriyim. Her sene aynı hikaye, Crash hariç, ona da politik sebeplerden verdiklerine inanıyorum hala, yoksa öylesi güzel bir filme Oscar nasıl çıkar? Yine de eski eşin fendi James Cameron'ı yendi diye de dudağımın bir kenarında saçma bir gülümseme var. İlk kadın yönetmen Oscar'ı savaşı destekleyen bir filme mi olamlıydı ama ya?

27 Şubat 2010 Cumartesi

Mary and Max

Kahverengi ve gri iki dünyanın birbirine içini döktüğü "Mary and Max", hayattan - belki de bir filmden - beklediğimiz cilanın altını kazıyan, içimizdeki arızaları ortaya seren bir film. Filme ismini veren Mary ve Max hayatın bütün pürüzlerini hisseden ve kendilerine özgü yöntemlerle bunlarla başa çıkmaya çalışan iki karakter. Mary Avustralya'lı tuhaf bir ailenin (Holy Smoke'taki aileyi hatırlamadan geçemeyeceğim) yalnız ve kırılgan kızıdır. Max New York'ta 40 yaşlarında Asperger Sendromu'ndan muzdarip bir adamdır. Mary'nin aklına gelen bir fikir ve biraz da talih sayesinde bu ikili mektup arkadaşı olur.
Mary ailesinin ona bağışlamadığı sosyal yetenekler yüzünden biraz içine kapanık biraz da tuhaf bir çocuktur. Karşılığını bulamadığı soruları Max'e yazar, ancak Max sıradan bir yetişkinin bildiğinden %100 emin olduğu bu yanıtları vermekten çok uzaktır. Zira Max günlük ilişkileri karmaşık bulmaktadır, hayatını kendi düzeni içerisinde dışarı fazla bulaşmadan sürdürür. Bu öyle büyük bir şanstır ki dünyaya aynı şaşkınlıkla bakan iki hassas insan basmakalıp, sadece aynı zaman ve mekanı paylaşmanın getirdiği arkadaşlıklardan çok öte bir ilişki kurarlar. Mary ve Max'in ilişkisinin en güzel yönü ikisinin de üst kimliklere takılmayıp içlerinden geçeni en saf haliyle birbirlerine aktarmaları. Mektuplarda çikolata tarifleriyle hayal kırıklıkları yanyanadır. Yaşadıklarını basit, fazla ciddiye almayan ve can acıtacak denli dürüst bir dille anlatırlar. Mektup arkadaşlığı bazen anksiyete krizlerine yol açar, anlaşmazlıklarla canlarını acıtır. Ama karşındakine dair öğreneceğin bir şey her zaman vardır ve ikisi bu yolu eninde sonunda bulurlar.
Karamsarlığın da hayat dolu olabileceğini düşünmeyenler için farklı bir bakış açısı olabilir bu hikaye. Diğer yandan bu karamsarlık Tim Burton karanlığına da benzemiyor. Burton bir masalken bu bir kara komedi. Tekniği, atmosferi, karakterleri, diyalogları ile benzersiz bir film ortaya çıkarılmış. Filmin en güçlü yönü karakterler için verdikleri ayrıntılar, bunlar da kısmen filmin sitesinde mevcut. Egoyla dolu bir dünya ve film endüstrisinde kırılganlığın bu kadar güzel ifade edilmesi az bulunur bir nimet. 8 yaş ve 44 yaşın mektup arkadaşlığını uygunsuz bulacakların filme gitmeyeceklerini varsayıyorum. Onun dışında filmin zamanla kendine sadık bir hayran kitlesi edineceği kesin.

http://www.maryandmax.com/

20 Ocak 2010 Çarşamba

Peri Tozu

-Nazan bana kızmasın-
Çokça garip bir film... Bir kere bazı sahneleri inanılmaz Amerikan özentisi... Karizma yapayım derken fena halde ağır kalmış bir Mehmet Ali Nuroğlu, ki kendisine çeşitli sebeplerden saygımız büyük. Her an gözlerini kırpıştırarak şirinliğiyle filmde yer alan bir İpek Değer. Ama film ne şirin olabilmiş ne de cool.

Büyük umutlarla izlemiş olmaktan olabilir, hani iki oyuncusunu da severim neticede, ama filmde bi'şeyler eksik kalmış sanki. Böyle birşeyler demek istemiş de diyememiş, sevgiyle anlaşalım demiş de anlaşılamamış, ya da bir House modeli kendini sevmeyen herkesi kendinden uzaklaştırmaya çalışan bir tip yaratyım demiş de tam o da olmamış gibi.

Çok iyi anlaşan iki kardeş var. Hatta iki tarafta da çok iyi anlaşan iki kardeş var. Kızımız bir neşe küpü. Hayatta bir sürü derdini kimi zaman çocukça masallarla, kimi zaman çokotüple, kimi zaman da gülümsemeler ve göz kırpıştırmalarla çözüyor. Bir gün esas oğlan -dınınınııı- ile karşılaşıp şıp diye kalakalıyor.

Esas oğlanımız ise hayattan yana daha doğrusu kendinden yana çok dertli. Geçmişinde kardeşini kaybetmenin acısını kendini ve çevresini mutsuz ederek çıkartmaya çalışıyor. Hatta artık öyle bir noktaya gelmiş ki gerçekten de hiçbir şeyden zevk alamıyor, sinir yüzünden sevişirken bile kendine nefretle bakıyor.

İşte bu ikili bir otobs yolunda karşılaşıp türlü dertlerini o yolda bırakmaya ve değişmeye çalışıyorlar. Kızın en derin anı ağlayamamasından öte gelen sinir hali. Oğlan zaten komple depresif.
Konu da sanki bu ikili birbirini kurtarabilir mi, bu neşe dolu ama aslında kendi içinde derin olan kız bu oğlanı kurtarabilir mi, hatta bu oğlan kurtarılmaya razı gelir mi çevresinde dolanıyor.Çok mu kötü, kesinlikle değil... Ama deseler ki al sana 10 TL gel şu filmi bir daha izle, yok ben sana 20 TL vereyeyim, sen gel onu izleyeceğine daha iyi bir Türk filmi izle derim.

14 Ocak 2010 Perşembe

Tadıyla Adıyla: Başka Dilde Aşk

-Bir film bu kadar mı güzel olur?-

Filme gitmeden o kadar çok güzel şey duydum ki filmle ilgili, açıkçası giderken "beklentilerim çok yüksek artık bu beklentiyi hiçbir film tatmin edemez, yine sevemeyeceğim ve güzel olan bu filme yazık olacak" gibi garip bir mantığım vardı.

Bu mantığı sıklıkla yapıyorum, Braveheart'ın kötü bir film olduğunu söyleyemem ama o zamanki fırtınasını hatırlayanlara bu sözüm: yok yahu o kadar da abartıldığı gibi değil demiştim, hala da diyorum.

İşte bu filmin de böyle olacağından adım -bıçkın- kadar emindim, neyse ki nick denilen birşey var, gerçek değil, emin olup yanılsan arkasına sığınabiliyorsun. Bu kadar lafı dolandırdıktan sonra itiraf ediyorum, bu filmi en 10 kere daha izlemek, geri sarıp bazı sahnelerini tekrar tekrar görüp her bir mimiğini ezberlemek istiyorum. Böyle bir filmin Türk filmi olmasından inanılmaz gurur duyuyorum.

Epeydir yazmayınca insan köreliyor, filmi neden sevdiğini anlatamaz hale geliyor. Denemekten ne çıkar...

Filmin küt diye konuya girmesi mesela. Böyle bir anda ama çok da bariz bir şekilde. Sonra oğlanın kısa süreli terk edilişi, daha filmin 10.dakikasındayken oluyor mesela. Biz bunu unutmuşken oğlan bunu ne de güzel "dillendiriyor".
Özveriler, yanlış anlamalar, mutluluklar ve olmaz diyen herkese inat hayatla ve kendileriyle mücadeleleri mesela...

Hani oğlanın "biz zaten devamlı mücadele halindeyiz" lafı var ya, birbirleriyle değil de kendileriyle olan mücadele.. Zaten birbirleriyle hiç mücadele etmiyorlar neredeyse. Kendilerine kızıyorlar, kendilerinden utanıyorlar, kendilerini yok sayıyorlar ve kendilerini herşeye rağmen o tatlı duygunun akışına bırakıyorlar. Öylesine güzel bırakıyorlar ki kendilerini, hiçbir art niyet olmaksızın, komşularının dahi hayatlarını değiştirecek kadar, saygı duymamak ve hatta özenmemek elde değil.

Oyunculara sarılmak, onları kucaklamak istiyorum mesela. Bunu söylemek bana düşmez, ama yine de Mert Fırat'ın sağır olduğunu düşündüm bazı yerlerde. Hani duyan bir adamın cidden dudakları takip ettiğini hissettim. Sonra Saadet Işıl Aksoy'un geçmişte gerçekten de sağır birine aşık olduğuna inandım başka bir an.

Mesela filmi izlerken sonunu o kadar tatsız bir şekilde kurgulamıştım ki kız yıllar sonra dilsiz biriyle işaret dili konuşurken bulacak kendini, ve bir anda ağlamaya başlayacak diye anlamsız şeyler tasarlarken hiç beklemediğim ama tam istediğim şekilde sonlandırdılar filmi.

Mesela sonunu Issız Adam'a benzetmedikleri için yönetmenin/yazarların -ki yazarlardan biri yönetmen diğeri Mert Fırat- ellerinden öpmek istiyorum.

Hem toplumsal sorunlar, hem psikolijk yanlar, hem de toplumun bakış açısı, eski sevgililer-kıskançlıklar vs her türlü konuya değinip de rahatsız etmeyecek derecede, konuyu da dağıtmadan dokundurdukları için mutlu oldum mesela. Daha önceki kaç yazıda ona da değineyim buna da değineyim derken filmi rezil etmişler diye çemkiriyordum oysa.

Filmlerden beklentilerim fena halde yükseldi artık. Hani telefon mesajları mevzusunun kocaman bir soruna dönüşeceğini hissettirip de bunu daha gerçek bir şekilde günlük hayat tepkisine indirgedikleri tıpkı bunun gibi filmler istiyorum. Sadece o kapı arkası ağlama sahnesini zilyon kez izleyip evet yahu işte böyle birşey olmalı demek istiyorum. Annenin endişelerini anlamak ama hak vermemek istiyorum. Kız "Benim için mücadeleye girme" dediğinde "sen de benim için yapardın" gibi kısacık bir cümleyle arkasındaki karşılıklı güveni böylesine hissetmek istiyorum. Hani laptop'un alındığını fark ettiği andaki kalışı var ya, ya da kanoyu iterken ki profesyonellikler, böyle detaylara takılıp kalmak ve ne de güzel çevirmişler diyerek mutlu olmak istiyorum. Filmin hemen her sahnesini tekrar, tekrar ve tekrar görmek istiyorum. Böyle duru ve derdini çok güzel-net-sade anlatan filmler istiyorum.

İşte böylesi heyecanlandırdı bu film beni. Belki abartılı, belki de özlem ama işte bu film insanı ruh haline göre ele geçiren bir film.
Ben ki anlamlı anlamsız romantik komedilerde bile ağlayan biriyim, bu filmi gülerek içimde kocamaaaan bir sıcaklıkla izledim. Bir başkası 10.dakikada ağlıyor. İşin tuhafı farklı ruh halleriyle izlediğimiz onca insanla hep aynı lafı ediyor oluşumuz: çok güzel abi, mutlaka seyret, hatta hemen yarın git, hatta belki ben de gelirim tekrar...

Bu film benim "Hayaller, Takıntılar ve Diğerleri" filmim olur gelecekte... Hayalim, takıntım ve diğerleri...