28 Eylül 2010 Salı

Gemi-Yol Filmleri No.4: Leap Year

Saçma bir romantik komedi gözüyle bakılabilir bu filme, hatta komedi diye bakmayıp bu ne gereksiz bir romantik film bile diyebilirsiniz. Oysa çok farklı bir bakış açısıyla izliyorum bu filmi, ve her seferinde -her gemiye gelişimde bir kez izliyorum, adamın aksanına ve İrlanda manzaralarına kurban- yine mantıklı geliyor. Romantik filmlerin çok Polyanna olmalarına uzun yıllardır uyuzum. En azından az biraz mantık arıyorum. İşte bu damarımı iyi besliyor bu film.

Esas kızımız Amerikalı bir kontrol manyağı. Sevgilisi var uzun yıllardır, sevgili doktor ve prototip bir uyuz. Hatta o kadar uyuz ki hani masalların kötü karakterleri gibi, biraz fazlaca karikatürize edilmiş. Kızımız eşya, kalite, marka falan ve filan gibi şeylere düşkün. İkisi de iyi para kazanıyorlar ve löküs bir eve taşınmaya çalışıyorlar. İlişkideki sorun kızın evlenmek istemesi, adamın ise bir türlü böyle bir teklifle gelmemesi. Adam kızı yemeğe davet edip yüzük kutusuna benzer bir kutuda küpe takdim edince kızda film kopuyor ve kendini ikna ederek İrlanda'da toplantısı olan adamın peşinden gidiyor. Gerekçesi de basit: İrnada'da bir geleneğe göre artık yılların 29 Şubat'ında kadınlar erkeklere evlenme teklif ediyorlarmış.

Türlü çeşit hadiseden sonra kadın Dublin yerine bambaşka bir yere iniş yapıyor. Kızımız Dublin'e gitmek için her yolu deneyip sonunda Dingle diye bir kasabaya varıyor. Filmin buraya kadarı çok gerekli değil gerçekten.

Kasabada ilk girdiği yer fıstıki bir adamın sahipliğindeki bar/otel oluyor. "Bana bir taksi lazım"ın cevabı da aynı adam oluyor. Kız otelde kalıyor, gereksiz türlü saçmalıktan sonra filmi esas izleme sebebimiz olan güzel kısmı, yani yolculuk başlıyor. Klasik önce atışıyorlar, sonra aşık oluyorlar ama bunun gelişimi çok akla yatkın olmuş. O çok abartılı kızın geçmişine dönmeleri ve bizim kıza sempati duymamız filmde kısa bir havuç sahnesiyle geçilmekte. Kızın o ana kadar itici gelen bütün tavırlarına ise ah canııııım şeklinde evrilmemiz ise filmin kalanı boyunca sürüyor.

Bundan sonrasını anlatmamak en iyisi sanırım, bildiğimiz romantik film işte. Sonunu da tahmin etmek için alim olmamıza gerek yok, ama esas yazacağım şey sanırım bu filme neden böyle bir duygusallıkla bağlandığım üzerine. Az biraz iç dökme yazısı olabilir yine, önceden uyarmadı denmesin.

Karakterler tahminen 30'larını aşmışlar, hayatlarında aşk bekleme safhasını geçeli çok olmuş. Bunu da kızın nasıl bir adamla evlenmeye karar verdiğinde görebiliyoruz ve hatta evlenmek istediği adamı filmin çeşitli sahnelerinde tanımlamasından: Kendisi doktor... Evet doktor... O bir doktor.. Çok iyi bir insandır, şahane yemek yapar, beni çok seviyor ya da en yüzeyselinden çok yakışıklı filan gibi hiç bir tanımlama olmaksızın sadece doktor olduğunu söyleyebiliyor. Filmin esas kızı ve oğlanı -canım benim- bir tür güven ve bağlılık yeter noktasındalar. Kızın markalara olan düşkünlüğünün de bu beklentisizlikten geldiğine inanıyorum. Adam zaten geçmişinde bir kez büyük aşık olup kazık yediği için güvenini yitirip inzivaya çekilmiş.

İşte bu iki gizliden yaralı karakter sonucunda ayrılacaklarını bile bile yolculuğa çıkıyorlar. Adamın çıkış sebebi para, kızın çıkış sebebi ise sevgilisinin nişanlıya dönüşmesini sağlamak. Yolda önce düşman, sonra arkadaş, sonra da aşık olduklarının her saniyesinde kızın başka bir adamla evleneceğinin ikisi de farkında, ve buna rağmen 2.günden sonrasında bir türlü ayrılamıyor oluşları son derece gerçekçi. Hayatı boyunca herşeyin kontrolünde olmasını seven kızın ilk kez birinin yanında kontrolünü yitirmesinin getirdiği rahatlık var belki de, ya da birbirlerinden bir şey saklamaya ihtiyaçlarının olmaması da olabilir... Neticede en fazla 2 gün sonrasında birbirlerini bir daha görmeyeceklerini ikisi de biliyor. Buna rağmen yolculuğa birlikte devam ediyor olmaları sanırım filmi çok cazip kalıyor. Yani öyle körlemesine mantıksızlığa kapılmaksızın, her adımlarının bilincinde ve sonuçlarına da katlanmaya hazır...Sevgi kısmını sadece 3 ya da 4 dakika süren bir otobüs durağı sahnesiyle verebiliyor olmaları... Uzatmadan, kısa ve sade...

Sonunu yazmakta bir sorun yok gibi, zira atla deve değil... Adamın evlenme teklifine gelen sade bir "Evet"... İşte bu filmde bunu seviyorum. Kızın esasında o kadar abartılı bir hayata sadece kenarından dahil olduğunu, bu hayattan da bir kez sapınca bir daha dönmek istemediğini, o kenarda kalmış kasabada koskoca şehir hayatından sonra mutlu olabileceğine inanması ve dahası buna bizim de inanmamız. Sade ve abartısız iki karakterin gerçekten de kalan ömürlerini mutlu ve birlikte geçirebileceklerini düşünebilmemiz. Ve dahası böylesine içten bir sevginin peşinden gidilebilecek olunması...

Bir de bu inandırmanın yanısıra şahane bir İrlanda yolculuk manzarası ve dahası eş şahanelikte aksanlı bir adamımızın olması.Valiz de sevimli bir detay olmuş tabii...
                                                          
Ya bir de söylemeden geçemeyeceğim, Amy Adams bütün film boyu o ayakkabılarla nasıl yürüyebildi yahu, gelsin bana bir ders versin, çok rica ediyorum. Ve bir de İrlanda dünyada mutlaka görülmesi lazım yerler listesinde ilk 5'e girmez mi yahu?

10 Eylül 2010 Cuma

İade-i İtibar: Kathryn Bigelow

Daha önce bu blogda The Hurt Locker için Bıçkın'ın yazdıklarına yüzde yüz katılıyorum. Bir kadın yönetmenden beklediğim milliyet, din, ırk gözetmeden insana aynı hassasiyetle yaklaşabilmesi. Susanne Bier, Agnes Varda, Mira Nair, Margarethe von Trotta, Catherine Breillat gibi kadın yönetmenlerin filmleri genelde insan ölçeğinde dramalar, hatta çoğunun muhalif bir politik duruşu var. Bigelow onlardan çok farklı, onun filmlerini bir erkek mi yoksa kadın mı çekti anlamak imkansız. Bir kadından otomatik olarak erkeklerin egemen olduğu sinema dünyasında kadınları ifade etmesi bekleniyor, ama bu yaklaşım da kadınları azınlıkta olmaktan çıkaramıyor. Bigelow'un milliyetçiliğinden, maçoluğundan hazzetmesem de erkek egemen Hollywood'da büyük bütçeli ana akım filmler çekiyor olması hoşuma gidiyor. Ancak bana Bigelow'u sevdiren bunlar değil, geçmişte çektiği B sınıfı aksiyon filmleri, bunların da şüphesiz en iyisi olan Strange Days.
Strange Days 2000 yılbaşı gecesi artık bir korku şehri olan Los Angeles'da geçiyor. Lenny eski bir polistir, hükümet için geliştirilen ama karaborsaya düşen bir teknoloji ürünü için yazılım satıcılığı yapmaktadır. Bu teknoloji insanların yaşadıklarını birebir kaydedip kullacının bu deneyimleri tüm hissiyatıyla yaşamasını sağlamaktadır. Ancak insanların ilgisi masum deneyimlerden çok porno ve suçla ilgili deneyimlere doğru kaymıştır. Polis devletinin yarattığı baskı, artan suç oranı, insanların yaşadığı korku, güvensizlik ve etraf gerçek suçla doluyken sanal deneyimlere olan açlık filmin karanlık atmosferini oluşturmaktadır.
Ralph Fiennes'in oynadığı yavşak, ağzı iyi laf yapan satıcı Lenny karakteri Los Angeles gibi dibe doğru çekilmektedir. Lenny şimdi bir müzik yapımcısıyla beraber olan eski sevgilisi Faith'e takıntılıdır. Ancak Lenny'nin koruyucu bir meleği vardır, o da filmin tek aklı başında ama bir o kadar da sert karakteri Mace'tir. Filmin bir alt seviyede devam eden hikayesini bu aşk üçgeni oluşturuyor. Lenny eski günlerine geri dönme peşindeyken bir anda kendisini Mace ile gerçekleri ortaya çıkarma - ve kendini kurtarma - savaşı içerisinde buluyor.
Strange Days politik dokunuşları olan, yaşanan korkuyu ve ortaya çıkan isyanı çok güzel anlatan ama çok da derinlere girmeyen bir film. Senaryo ve karakterler açısından ana akım sinemaya özgü birçok zaaf barındırıyor olmasına rağmen bir film olmaktan öte kendisini çok ciddiye almadığı, dolu dolu bir aksiyon izlettiği ve etkileyici bir atmosfer yarattığı için kesinlikle izlemeye değer.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Bir sana bir de bana - Taipei Exchanges

Tayvan'dan sessiz sakin, biçemsel bir film Taipei Exchanges. Doris'in ofisteki işinden ayrılıp, bir kahve dükkanı açmasıyla başlıyor. Doris'in amacı özgür olduğu, yeteneklerini gösterebileceği kendine ait bir dükkan kurmaktır. Biraz da annelerinin isteğiyle Doris'in daha az sorumluluk sahibi kız kardeşi Josie de ona yardım etmeye başlar. Kahve dükkanının açılışında arkadaşları hediye olarak tuhaf eşyalar getirirler. Bu eşyalarla nasıl başa çıkacaklarını düşünürken Josie bunları eşya veya iş karşılığı değiş tokuş yapabileceklerini keşfeder. Dükkan giderek insanların eşyaları, öyküleri, kanepeleri ve hatta hayalleri değiş tokuş ettiği bir mekan haline gelir.Bu filmde geçen her şey - ilişkiler olsun değerler olsun - değiş tokuş hakkında. Bir olay örgüsü, renkli karakterler ve faklı hayat arayışları var, ama hepsi dönüp dolaşıp paylaşma kavramında anlam buluyor. Bu kahve dükkanında sadece kahve ve pastalar parayla alınabiliyor, diğer eşyaların değeri başka eşyalar veya hikayelerle ölçülüyor. Dolayısıyla bunlar, elde etmek için sadece para gereken nesnelerden farklı olarak içsel bir anlam taşıyorlar.
Tüketim hırsıyla tek tip üretilen modern eşyalara anlam yüklemek zor olduğundan olsa gerek dükkana girip çıkan eşyaların çoğu nostaljik. Doris'in kahve dükkanı da alacalı bir şekilde dekore edilmiş benzerlerinden farklı olarak bir ruh taşıyor. Hayatımızda para fazlasıyla temel bir gerçek haline geldiği için başka türlü düşünmek zor geliyor ama film insana dair çok daha eski bir gerçeği anlatıyor. Eski bir kitap bizi marka bir eşyadan daha iyi ifade edebilir ve yeri geldiğinde bu kitap iki şarkıyla takas edilebilir.

7 Eylül 2010 Salı

Bıçkın vs Up In The Air

-Bu yazının tam olarak filmle ilgili olacağından emin değilim-

Hayatım boyunca hiç tek başıma sinemaya gitmedim. Bunun yalnız yapılabilen bir eylem olduğunu anlayamadığım gibi karşı da çıktım. Kendi yalnızlığına önem verenler yer yer tarif etmeye çalıştılar ama bu benim için kendimi aşan bir durumdu.

Ben bir tek çocuğum. Birçok çocuğun aksine kendi özel alanım olmamasından yakınmak bir yana, çok fazla özel alanın getirdiği şımarıklık içinde "İnsan neden özel alana ihtiyaç duysun ki? Çevrende sevdiğin insanlar olduğu sürece böyle bir ana ya da alana ihtiyacın neden olsun" düsturunu güttüm.

Ne zaman gerçekten kendimle yalnız kalmak durumunda kaldım, işte o yıllardır kelimelerin tarif edemediği şeyi anlar oldum. Bir gemi dolusu insanla yaşıyorum, hem kalabalığız hem de herkes çok yalnız. Hiç tek başıma bir odada çalışmayı istemedim, çevremde hep laf atabileceğim insanlar olmalıydı. Şimdi şimdi anlıyorum ki evet o insanlar olmalılar, akıl sağlığımı korumam için bu şart, ama bunun yanında yer yer yalnızlığın da tadı çıkabiliyormuş. Vardiyadan sonra odanda bir film izlemek tadına doyum olmaz birşeymiş. Tuvaleti tek başına kullanmak bir lüksmüş. Vardiya esnasında test odasına kaçıp kendi müziğini açarak çalışmak, kendi düşüncelerinle başbaşa kalmak esasında o derece kötü bir durum değilmiş. Ama -Gülse Birsel'den araklıyorum bu kısmı- bazı insanlar gerçekten de tek başlarına kalmamalılar, kafaları iyi yöne çalışmıyor.
Ömrüm boyunca çok seyahat edebileceğim bir işim olsun diye hayal kurdum. Bu hayalim gerçekleştiğindeki mutluluğumu anlatmaya gerek yoktur sanırım. Bundan hala mutluluk duyuyor olmam beni şu yazıyı yazarkenki depresyonuma itiyor işte. Hani adam kardeşleri için yok neredeyse ya, bundan korktuğumu saklamayacağım. Insanlar evlenecekler ve ben onların düğününe yetişemeyeceğim. Çocukları olacak ve ben ikinci ay ziyaretlerine katılabileceğim. Doğumgünleri kutlanacak ve ben gıyabında hediyesi verilen kişi olacağım. Kişiler toplanacak, paylaşacak, konuşacak, belki tatil planları yapacak, ya da herhangi bir plan yapacak ve ben dönen maillerden durumu anlamaya çalışıp noluyooo yaaaa demekle yetineceğim.

Daha bugün bunu konuştuk bir arkadaşla, "dün" dedi "en iyi arkadaşım evlendi ve benim sağdıç olmam gerekiyordu". Bunu söylerken öylesine üzgündü ki... Gerçi Hacersu ve Bıkkın'ın bensiz evlenmeyeceklerine dair sözleri bu korkumu bir nebze azaltsa da ya geminin tayfa değişim tarihleri değişirse ve ben onların düğünlerini kaçırırsam korkumu da aynı oranda besliyor.
Tıpkı bu filmdeki adam gibi, hayatımı askıya aldım ve bundan adamın filmin sonundaki ruh halinin tersine üzüntü duymuyorum. Gidiyor olmaktan dolayı sevinç içindeyim, ama ilk 3 gün hayatın bensiz devam ettiği gerçeği tokat olup suratıma iniyor sanki. Hele ki eve gelişlerimde. İlk 2-3 gün hani telefon hiç çalmıyor ya, işte en büyük üzüntülerden biri bu oluyor. Filmdeki adamın tersine benim evimde de bir hayatım, çok sevgili ailem ve dostlarım diyebildiğim insanlar var... Ama hayat ben yanlarında değilken de akıyor ve akmalı da tabii.. Gün olacak benim hiç yanlarında olmamam ilişkilerimizi etkileyecek. Daha da az çalacak telefonum ve maillerin ardı kesilecek. Merak edileceğim ama günlük mailler sen zaten yoksun diye sana atmıyoruz'a evrilecek ve sonunda da kesilecek. Ve bunun bilincinde olup kabulleniyor olmak beni seyahat edebileceğim bu işi arkadaşlarına değişen kötü bir insan mı yapıyor yoksa olgunluğa atılan başka bir adım mı bilemiyorum...

Kadın diyor ya aradığın insanın özellikleri azalıyor gitgide diye, bu sadece yaşla gelmiyor mesela. Orada bana en çok dokunan laf ben daha fazla kazansın demesiydi. İşte bu gemi tayfası için "gidişimi dert etmesin" şeklinde sirayet ediyor. Yıllardır bu işi yapanlar bile "ama sen artık bir düzgün hayata geçmek istersin, aile kurmak, yerleşik düzen istersin" dediklerinde "yok henüz istemiyorum, gezmek istiyorum, seyahat etmek, çok çalışmak, çalışırken seyahat etmek istiyorum" şeklindeki yaklaşımımı anlamıyorlar. Kadın dediğin bir yerde durulmalı, yerleşik olmalı. Her 5 haftada bir evini 5 haftalığına terk eden insanlar bunu söylerken başkalarına anlatmaya çalışmıyorum bile artık, "ya ya, zaman ne getirir bilinmez tabii" deyip geçiştirme yoluna girdim. İşte filmin beni en çok rahatsız eden kısımlarından biri buydu. O havada olmaktan mutluluk duyan adamın yerleşik düzene hoop diye uyum sağlayıp hayatı yine havada geçmeye döndüğündeki hayal kırıklığı. Yıllardır kendine yalan söylemiş olması. Bağlılığını kendi hayatına tercih etmekten yani, adam kadına bağlandığında yerleşik bir hayata da uyum sağlayabileceğine dair düşünceler içine girmesini kast ediyorum... Bağlılık neden yerleşik düzenden geçmek zorunda bunu bir türlü anlayamayacağım sanırım... Bu adamla taban tabana zıt düşünmekten gurur ve bir o kadar da üzüntü duydum.
PMS'ten nefret ediyorum!!

5 Eylül 2010 Pazar

Julia vs. Julie

Julie ve Julia bir çok insan için gösterime girdiği hafta yazılan birkaç eleştiriden ve Julia Child hakkında merak uyandırmaktan daha öte kıymet taşımayacak bir film. Film derin konulara değinecekmiş gibi yapıp kıyısından geçen bir romantik komedi - kişisel başarı öyküsü melezi. Tek farkı başrolü yemek yapma tutkusuna vermesi ve bu zevki çok başarılı bir şekilde yansıtması. Meryl Streep ve Stanley Tucci Julia ve eşi rolünde karşılıklı çok güzel bir oyun sergiliyorlar. Maalesef filmin Julia kısmının hem atmosfer hem de oyunculuk performansı konusunda yakaladığı başarı filmi ne yazık ki benzerlerinin üstüne çıkaramıyor. Film 2. Dünya Savaşı sonrası Fransa'da yemek yapmanın ustalıklarını öğrenmiş ve kendini Amerikalılara Fransız mutfağını öğretmeye adayan Julia Child ve 2000'li yıllarda New York'ta yaşayan, kendini aşmak için Julia Child'ın kitabındaki yemeklerin hepsini 1 yılda yapıp deneyimlerini blog'unda paylaşmaya karar veren Julie Powell'ın birbirine paralel olarak anlatılan hikayesi. Bu iki hikaye yemek yapma zevkinin ve azmin iki insanın hayatını farklı ölçeklerde nasıl değiştirdiğini göstermek üzere kurgulanmış. Julia hem yeteneği hem de elindeki imkanlarla bir ülkenin mutfağını değiştirecek kadar gelişirken, Julie hayatını rutinden çıkartıp medyanın sağladığı kısa süreli şöhretle kendini tatmin etmekle yetiniyor.
Julie filmin çıkış noktası olan "başarı" hikayesini kitaplaştırmış gerçek bir kişi. Anlatılan hikayeler gerçek ve filmin bu gerçekçiliği yansıtmak konusunda bir sıkıntısı yok. Filmin sıkıntısı iki hikayenin birbirine denk olmaması ama buna rağmen anlatım tarzı açısından ikisi arasında bir fark olmaması. Julia izlemekten hiçbir zaman bıkmayacağımız azimli, yetenekli ve renkli bir kişilik. Amacı Julie gibi kitap yazarak ünlü olmak değil, sadece hayattan en çok zevk aldığı işi daha ileri götürmeye çalışıyor. Filmin Julia kısmı fazlasıyla nostaljik, insanların büyük-küçük devrimler yapabileceği bir dönemi yansıtıyor. Biz Julie döneminde yaşıyoruz. Julie gibi onu takip etmekten hoşlanıyoruz, onun gibi bir gün büyük başarı yakalayabileceğimize inanmak istiyoruz. Julie'nin hayatında amaç olarak belirlediği şey zaten milyonlarca insanın yaptığı yemekleri tam zamanlı işi ve kısıtlı imkanları olduğu hale 1 sene içerisinde yapmak ve bir blog yazarak insanların ilgisini çekmek. Bütün bunların Julia'nın yaptıkları karşısında oldukça zayıf kaldığı yetmiyormuş gibi Julie başarıya ulaşamadıkça tatmin olmuyor ve bunun acısını etrafındakilerden çıkartıyor. İki hikaye benzerlikten çok farklılıkları yansıtıyor. Film sadece Julia Child'ın biyografisi olsa muhtemelen çok daha fazla sevilip izlenirdi ama belli ki iki hikayeyle farklı bir etki yaratılmak istenmiş. Ne yazık ki iki hikaye bir diğer Meryl Streep filmi, Fransız Teğmen'in Kadınındaki gibi diğerini destekleyip birbirine dönüşüm noktaları yakalamıyor. Yine de Julia'nın Julie'yi saygısız bulması ve Julie'nin Julia'ya ulaşabildiği tek yerin müzeye dönüştülen evi olması gibi dürüst ve güzel detayları var. Nitekim film başka bir şey anlatmaya çalışırken Julie'nin -ya da günümüz insanının - başarı algısının hazin durumunu çok iyi aktarıyor.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Gemi-Yol Filmleri No.3: Valentine's Day (Bir Ic Hesaplasma)

-cokcokkisiselbiryazi-
Bu film bana kotu bir insan oldugumu gosterdi sanirim, bir anda n'oluyoruz diyerek kendimle yuzlesmeme sebep oldu.

Omrum boyunca romantik filmleri sevdim, hala da seviyorum. Iyi ya da kotu oldugunu bilsem de izlemekten geri durmuyorum, ki belki onlarca berbat filmi sirf romantik komedi diye izlemisimdir. Yine izlerim ama sanirim bakis acim degismis. Bunu ilk anlama aracim "Just Married" adindaki fena da olmayan filmdi. Hani evlenip de bir turlu sevisemeyn cift uzerinden farklilarla nasil yasanir temasi etrafinda donen film. Filmi gayet buyuk bir zevkle izledim, sonuna dek. Ama nedense sonunda butun mantik damarlarim agir basti ve kultur/zevk/bakis acisi farki bu kadar buyuk olan bir ciftin o evliligi yurutecegine inancimin sifir oldugunu anlamamla buyuyor oldugumu anlamam asagi yukari ayni ana denk geldi. Masallara bile inanmama cagima gelmis olabilir miyim? Oysa ki her turlu masala gozu kapali gidip ehe ehe diye gulen ben degil miydim?

Sonra ayni baglamda "Leap Year'i izledim. Bu film tahminen 30'larinda iki zit karakter uzerinden ilerleyen bir film. Buna ise nefret ederek baslayip bayilarak bitirdim. Sebebi ise cok bariz, digerinin tersine bunda tamamiyle zit olarak baslayan iki karakterin mantik ve duygulariyla ortak noktalarini kesfetmeleri uzerineydi. Daha mantikli ve en azindan benim icin daha cesurdu. Zaten 30'larinda olduklari tahmin edilen iki karakter, gecmislerinde yasadiklarindan da ogrenerek ve sirasiyla karsilikli bir nefret/fena bir insan degil aslinda/arkadaslik/guven/sevgi/ask temali bir yolculuktan sonra bir tur iliskiye girmeye karar veriyorlardi. Romantizmin tek basina yetmedigi caglara geldigimi bir kez daha gorup aglamama ramak kalmisti ki.... siradaki filme gectim.
Esas konu malzemesine gelmem bu kadar uzun surdugu icin ozurler sevgili okuyucu. Bir tur kisisel inceleme ve 30'lara yaklasma depresyonuna girmeden onceki son cikisi aramaktay(d)im. Olmadigini anlamak icin "Valentine's Day"i izlemem lazimmis megerse.

Film temel olarak romantizm ve iliskiler temasini Sevgililer Gunu uzerinden isliyor. Insanlarin sevgilileriyle olan karmasik ya da basit ilsikilerini derinlemesine degilse de geneliyle gosteriyor. Bunu da kisa oykucuklarle yapiyor, ki bu kismina bayildigimi soylemeden gecemeyecegim. Kisa ve kesismelerden olusan filmlerin ciddi anlamda hastasiyim.

Filmin beni kotu bir insan yapan konucuklari uzerinden yazacagim sanirsam yazinin kalanini, zira bir cok konu islenmis ama sinir edenler daha cekici geliyor bana.

Ashton Kutcher -o ne guzel bir adam yahu- sevgilisine tam da o gun evlenme teklif ediyor. Sevgili de hemencecik kabul ediyor. Romantik asigimiz bu durumu dunyaya duyuruyor. Adam da bildigin romantik yani. Herkes sasiriyor, "aaaa kabul etti mi himmm ne guzellllll" filan havalarina burunuyorlar, adamimiz da olaya bir turlu uyanamiyor. Sonradan da arkadaslarina lafi carpiyor, "keske beni de biri uyarsaydi, simdi bu durumda olmazdim" diyor. Yahu hic mi uyanamadin bre akilli, bu kadar mi ask korusun? Bu kadar ask koru karakterlere de ayri bir uyuzum, hic mi mantigin yok senin? Askta mantik mi olurmus diyeni vururum, evet.
Ama konunun daha uyuz oldugum bolumu sonda geliyor. En iyi arkadasla iliski yurur mu yav? Peki ya ayrilirlarsa... Hem sevgilini hem de hayatta en deger verdigin insanlardan biri olan en yakin arkadasini ayni anda kaybetmis olmaz misin? Evet, arkadasliga hala sevgiliden daha cok deger veriyorum, ask dedigin duygu gecici, peki ya dost dediklerimiz?... Simdi onlar da gecici olabiliyorlar diyenler cikacaktir ama dost ve "dost" farkli seyler diyerek siyrilmaya calisagim. Hani madem bunlar akilli insanlar degiller ve boyle bir iliskiye baliklama atliyorlar, simdiye kadar aklinizi nerdeydi aloooo? Yokmus demek ki bir duygu kivilcimi, ne zaman basiniz dara girdi, hop don en iyi arkadasa. Madem simdiye dek temiz ve art niyetsiz bir iliskiniz vardi, simdi ne oldu da oldu bir anda isin icine duygulari katar oldunuz? Illa birileri terk edecek de o zaman en yakin siginma noktasina gecilecek. Yok ya!

Yine ayni hikayecikte takildigim baska sey de Jessica Alba'nin oynadigi karakter. Bu nasil bir ruhsuzluk ve oyunbazliktir yav! Evlilik teklifine "evet" de sonra da "senin icin heyecanlanan baskasini bul" de ve kac. Dahasi bunu da mecbur kalmasa soylemeyecek, yakalandi diye "ben seni hak etmiyorum" ayaklari. Bu kadar duygusuzluga da pes!

Yine ayni hikayecikte Jennifer Garner'in asik oldugu doktor hikayesi. Ben asigiiim asigiiiiiiiim diye dolanan Garner bu lafim da sana. Hani insanin sevgilisinin evli oldugunu ogrenmesi saglam travma olmali degil mi, hem de asigim diye dolanirken. Iki sopa vur sonra gulumse ve gec... Madem bu olayi atlatmak bu kadar kolay, bunca yildir bizi filmlerle belgesellerle dizilerle saglam kandiriyorlarmis yok bunu depresyonu, yok bunun yarattigi derin guvensizlikler filan diye.
Ne zaman ki filmde isler kotuye gitmeye basladi, o zaman oh be biraz gercekcilik kattilar aferin diye sevindim. Iste bu an kotu bir insan oldugumu hissettigim andi. Cunku herseyin yolunda gorundugu iliskilere inanmiyorum ve de bu sekilde yansitilmasini sevmiyorum. Yapmayin yahu, iki farkli insan her konuda anlasabilmemeli. Hayir her konuda anlasiyorlarsa bu kendinle yasamak gibi bir sey ve fazlasiyla tek duze degil mi? Yine bir filmde vardi, cocukken sevdigine tekme atarsin gibisine bir laf geciyordu, iste oyle bir sey. Her seyin tekduze oldugu iliskilerde bir yerde sana tekme atanin cazip gelecegine inaniyorum. Madem filmler uzerinden konusuyoruz, bir cok filmde ve cevremizde de bunu gormuyor muyuz? Iste bu her iliskinin yolunda gitmeyen detaylari olmasinin ve az da olsa mantik katilmasinin beni sevindirmesinde bir terslik var sanirim. Eskiden romantik filmlerdeki her turlu salakliga gozu kapali gulup ay ne guzeeel diyen ben, simdi isler kotuye gitmeye basladigi icin oh be diyer hale mi geldim? (Tabii bunu sadece filmler bazinda istedigimi soylememe gerek var mi bilmiyorum: gercek hayatta hersey tatli olsun, buna dair dileklerim de inanclarim da sonsuz. Gercek hayatta filmlerdeki kadar mantik aramiyorum.)

Sonra herseyi balli ve tatli bir sona baglayarak beni yine derin buhranlara itti film. Herkes sevdicegine kavustu, sevdicegi olmayanlarin tam da o gun sevdicekleri oldu ya da aslinda sevecekleri kisinin en yakinlarinda olduklarina uyaniverdiler bir anda. Bir tur aydinlanma hali sanirim. Evet, asik oldugunuzu ya da birinden hoslandiginizi bir anda fark ediyorsunuz, bir tur aydinlanma hali yasaniyor buna lafim yok da bu toplu halde bir grup insana olunca sinir bozucu ve inanc yikici oluyor. Kendi adima askla aramizda zaten cok saglam bir bag yok, inancimin tumden kopup ask diye birsey yok o sadece kendini kandirma hali, insan o duyguya kanmak istiyor tezime geri donmeme ramak kaldigi su yaslarda -30'a az kala- boyle gozumuze gozumuze sokup bir de mantigi komple kapi disari ettiler mi iyice zayifliyor.
Ha film kotu mu? Kesinlikle degil, son derece sevimli bir suru hikayecikten olusuyor ve bir kismi hayli basarili bir seyirde izliyor. Julia Roberts-Bradley Cooper hikayesi de ayri bir alem. Hani en beklenmedik son sanirim bu hikayecikteydi. Bir de o veleti yerim be. Sevimli bucur. Ha bir de Anne Hathaway ne komik kadin Yarabbim, Rus aksanini sevdigim. Kesilen sahnelerden birinde telekizlik vasfiyla yazarlik kapiyor. Yine de filmde en cok Meksikali adama guldugumu saklayamayacagim. "Isime gelmeyen bir sey olunca Ingilizce bilmiyorum senor ayagina yatiyorum, butun Meksikalilar ayni seyi yapariz" diye bir replik yazmislar adama, hala gulmekteyim.

Filmin yaratacagi etki izlediginiz ruh haline de bagli sanirim. Kendime kizmakla beraber epeyce de sevdim kisacasi. Sevmedigim film degil de Sevgililer Gunu sanirim, hatta o gune gayetle de uyuzum... Filmi sevmeme ragmen bu kadar sinirli bir yazi yazmamin tek sebebi de bir tur kendimle hesaplasma hali...

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Romantik ve Gerçekçi: In Search of A Midnight Kiss

Ömür boyu unutulmayacak bir anının öyküsü. Tek bir gecede geçen o filmlerden. Diğerlerinden farkı bize ta en başında mutlu sonla biteceğine dair bir ümit ışığı yakmıyor oluşu...

Film siyah-beyaz. Oldukça romantik bir şekilde neden insanların özel günlerde yalnız kalmak istemediklerini anlatıyor. En azından son dakikayı paylaşma ihtiyacını çok pratik bir şekilde özetliyor. Sonrasında bizce cinayet sebebi sayılacak bir sahneye atlıyor ve bütün film boyunca bunu dillendirmekten geri durmuyor. Adamımız en yakın arkadaşının kız arkadaşının resmiyle mastürbasyon yaparken yakalanıyor, hem de arkadaşına ve kız arkadaşına. İşin -bana göre- tuhafı hem arkadaşın hem de kızın bununla dalga geçebilmeleri, oysa adamımız utançtan yerin dibinde...

Sonrasında ikna ediyorlar adamımızı ve bir arkadaşlık sitesine üye ediyorlar, yılbaşını geçirecek birini aradığını edebi bir biçimde ifade ediyor diyelim. Tek gecelik bir arkadaşlık... Son derece gizemli ve bir miktar da histerik bir kızdan telefon alıyor ve buluşma ayarlanıyor.
Buraya kadarı filmin bir sonraki aşaması için bir hazırlanma süreci, film için bir tür ön sevişme. Sonrası ise ters köşe... Filmin bundan sonrası çokça Before Sunrise'ı andırsa da kendi içinde özellikle çekim tekniği ve karakter kurgusuyla ayrılıyor. Diğer filmden en büyük farkı esas karakterlerin öylesine karşılaşmamaları, bilerek ve isteyerek, ayarlayarak buluşuyorlar. Kız son derece histerik bir girişten sonra çok daha derin sohbetlerden kaçınmaz buluyor kendini. Oğlan ise bir filmde göreceğimiz en dürüst karakterlerden biri. Yaptığı hataların farkında, 6 yıldır kimseyle çıkmamış. Bir çok filmde alay konusu olacağını düşündüğü için bu tür şeyleri geyiğe vurup "yok canııım olur mu hiç" diyen karakterlerin yanında bir tür pırlanta. Eski kız arkadaşına inanılmaz bir özlem içinde ve ağır bir depresyondan geçmiş.İşte bu ikili sadece kendi hayatlarını konuşarak bir gün geçiriyorlar. Kavga ediyorlar, mutlu oluyorlar, son derece romantik ve dürüst, açık, yer yer çok mutlu, yer yer son derece depresif bir şekilde filmin sonuna geliyorlar. Aradaki hikayeler çok yüksek dozda spoilerla filmin tadını kaçıracağından es geçip doğrudan sonuna geliyorum. Sonu bu filmden tam da beklediğimiz gibi, ne bir eksik ne bir fazla. Zaten en başından beri dürüstçe ilerleyen film sonunda da bizi tatsız bir sürprizden uzak tutuyor ve umduğumuz ama istemediğimiz şekilde bitiriyor.
Çekimi ise Los Angeles'a bir tür saygı duruşu. Resimlerin üzerine konuşmalar akıyor yer yer, illa ki oyuncuları görmemiz gerekmediği gibi bir kurgu yapılmış. Hatta bazı yerlerde sadece fotoğraflar var, üzerine bir konuşma bile yok. Önden konuyu resimlerin üzerinde özetleyip kenara çekiliyorlar, ve sonrasında bizi o karelerle başbaşa bırakıyorlar. O kadar hoş ve sade ki...

İkili arasındaki konuşmaların dürüstlüğü her filmde rastlanmayacak türden. Histerik ve çetin ceviz kılıflı kırılgan yapılı kız göz yaşlarını saklama gereği duymayacak kadar açık. Ve son derece güzel... Oğlan ise bilmediği bir sebepten kızın peşinden ayrılamayacak kadar duygusal. Karakterler kendi içinde tutarlı.

En büyük engeli Before Sunrise'a olan benzerliği ama bunu karakterlere yoğunlaşarak çözmeyi başarmış bana göre. Diğerinde politikadan inanca, kendi hayatlarından dünya düzenine durmaksızın akan bir sohbet varken, bu ikili sessizliği de paylaşmaktan çekinmiyor. Diğerinde bir tür peri masalı havası varken bu filmde bir tür hayatlarına gerçeklikle dalmak gibi bir durum var.
Özetle Before Sunrise'la kıyaslamadan seyredip sevilesi bir film. Diğerinin o mutlu eden havası ve dünyanın her şeyinden konuşması belki daha eğlenceli... Gönlümüzde yeri apayrı ama diğerinin yerini sarsmadan bu filmin de kendine bir yer bulması mutlu edici...

Aynı ekip bu filmden 4 yıl önce Sexless diye başka bir film yapmış. Belki karakterlere inanmamız da onların zaten birbirlerini tanıyor oluşundan geçiyordur.