13 Ocak 2011 Perşembe

Love And Other Drugs

Hiç beklentim olmadan ve koşa koşa gittim bu filme, o kadar hevesliydim ki izlemeye hani neredeyse hiçbir şey o umudumu bozamazdı, bozamadı da... Tam bir romantik komedi, ne beklerseniz size altın tepsiyle sunmuşlar. Tanışma, aşık olma, ayrılık ve biraraya geliş... Sadece araya sevişme unsurunu yoğun olarak eklemişler, yoksa formül aynı. Aynı formüllerden gına gelmişken bu filmi niye sevdiğimi kurcalamıyorum bile...
Oğlumuz -yavrılar yavrısı Jake Gylenhaal- dikkat yoksunluğundan tıp fakültesini bırakmış bir satıcı. Aynı zamanda boş zamanlarında Kazanova'lık yapmakta. Elinden geçmeyen kız kalmamış, başka birinin sevgilisiyle sevişirken yakalanıp taban yağlama şeklinde kaçarken bile bir kızın telefon numarasını kapabiliyor. Zaten her işini de sevimliliği ve cazibesiyle hallediyor. Ha bir de epey dilli. Doktorlara başka bir ilaç yerine Zoloft yazmaya ikna etmekle yükümlü, ve bunu yaparken esas kızımızla tanışıyor.

Esas kızımız -cıbıl Anne Hathaway- Parkinson'dan muzdarip, hazır cevap, 26 yaşında bir sanatçı. Oğlanın türlü etkileme tekniklerini yemiyor ve her seferinde bozuyor, bu da onu oğlanın gözünde daha cazip bir hale getiriyor. Kız kesinlikle bir ilişki istemiyor, sadece sekse dayalı bir beraberliğin peşinde. Oğlanın canına minnet zaten bu durum. Filmin yarısı boyunca sevişiyorlar, hani öyle romantik kısmı filan yok bu sahnelerin. Pek bir şey paylaşmıyorlar, sadece canları istediklerinde sevişmek için araşıyorlar. Her ikisinin beklentisi de bu yönde... Öyle sevişirken sevişirken oğlan kıza aşık oluyor.
Kıza bunu söyleyemiyor, çünkü söylediği anda ilişkinin sonunun geleceğini biliyor. Ama kızın peşinde koşmaktan ve ince ince işlemekten de geri durmuyor ve sonunda kızı ikna etmeyi başarıyor. Kız yine de aile içine girmek, arkadaşlarla tanışmak gibi türlü konuya girmeyeceğini, sadece iki kişilik bir ilişki istediğini söylüyor. Oğlan zaten kız ne dese razı. Neden bu kadar sevdiğini bilmiyor, sesini duymak hoşuma gidiyor filan diyor ama biz seyircilere yansıyan daha ziyade kızın kendine acımayan, zor bir hastalıkla boğuşmasına rağmen kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan iradeli yapısına hayran oluyor. Kendisini reddeden ilk kadın olmasının da bu işte bir etkisi var tabii. Kızın oğlana inancı da tetikleyici bir unsur elbette. İlk kez kız arkadaş dediğinde kızın tüyleri ürperiyor ama sonunda boyun eğip kabulleniyor. Filmin romantik kısmı bundan sonra başlıyor.
Kızın hastalığında bir miktar ilerleme oluyor ve oğlan hafiften tırsmaya başlıyor. Kızın kendisine acıyacak hiç kimseye tahammülü de, hayatında da yeri de yok. Hastalığının nasıl gelişeceğini, karşı tarafı ne sıkıntılarla başbaşa bırakacağını biliyor, ve bundan itinayla kaçıyor. Oğlan da onun için bir istisna değil...

Sonrasında oğlan kızı ne kadar sevdiğini anlıyor filan. Sonu esasında bana sürpriz oldu, buraya yazmamak daha doğru. Filmin gelişimine tam uymadığından belki çok pis dalga geçebileceğim bir sona sevgiyle bağlandım.
Gitmeden filmle ilgili bir yazı okumuştum, ilaçların bu Prozac Toplumu olarak adlandırılan çağımızı nasıl etkilediğini geri planda fena eleştirdiğinden bahsediyordu. Bu kısmını kendi adıma bulamadım. Film bir eleştiri filmi olmaktan çok romantik komedi olarak kurgulanmış, arka planda akan ilaç savaşları ve eleştiriler hep üstü kapalı ve yan unsur olarak kalmış. Yani beklenti "vay anasına hem de nasıl ilaç sektör eleştirileri, milletin nasıl uyutulduğu filan anlatılmış aaabbbbiiiii" şeklinde olmamalı.
 
Bir de Jake Gylenhaal'ın hemen her saniye görünmesi filmi daha sevimli kılmış mı? Kesinlikle!!! Şirinlik abidesi ayol, bakışlarını severim ben bunun...

29 Aralık 2010 Çarşamba

Ryan Gosling No.2: The Notebook

Umutsuz bir romantik film bağımlısıyım diye sanırım 10 kere filan yazdım. Ama bu film için bağımlı olun olmayın ne olur görün diye reklam bile yaparım.

Çok izlenen bir film olduğundan konusunu biraz es geçip -yine- hissettirdiklerinden gideceğim sanırım. Yıllara dağılan bir aşk/bağlılık hikayesi. Belki sadece filmlerde olabilecek cinsinden, tam da hayallerimizi süsleyen cinsinden. Kadın gözüyle hayallerin bile ötesinde bir aşk, yıllara meydan okuyan, tutkulu, mutlu ve duygu dolu...

Yine bir yaz aşkı gibi başlayan ve kopamayan bir çift söz konusu. Bu sefer çiftimiz genç ve deli dolu, önlerindeki engel ise zengin kızın fakir oğlana karşı duran ailesi.

Filmde öyle tatlı laflar var ki, hakikaten yaa diyorsunuz bazen. Keşke diyorsunuz bir kısmında, keşke benim de başıma böyle büyük bir aşk gelse, keşke çekeceğim acı böyle sonuçlansa. Keşke çılgınlıklarımız böylesi sevimli olsa, keşke unutmayacağım ve beni unutmayacağını bildiğim biri hep var olsa. Yanımda olmasa da hep aklımda olsa. Keşke yıllar sonra sırf onu görmek için kilometreleri tüketsem, bundan zerre pişmanlık duymasam, onun da aynı şeyi yapacağını bilsem. Keşke yıllar sonra onu gördüğümde ilk andaki heyecanım aynı şekilde geri gelse... 


Öyle sevimli laflar var ki... Aşk halinin annesi tarafından anlaşılmadığında mesela kız "Ben seni gülerken görmüyorum, dokunurken, kahkaha atarken, oysa biz onunla bunları paylaşıyoruz" diyor... Basit ama annenin aklını başına getiren cinsten. Ha dalavereci anne huyundan sırf bu sözler yüzünden vazgeçmiyor olabilir ama yine de bir anda içinde bi'şeyleri erittiğini de belli ediyor.

Filmin en tatlı yanlarından biri oğlanın -canım- kızın onu yeniden bulması için kendileri için özel olan o evi satın alıp, allaması pullaması ve satılığa çıkarıp bir türlü satmaması... Bunun sonucunda gazetelere çıkması... Bunun sonucunda kızın o makaleyi görüp atlayıp oraya gitmesi... "Buraya öylesine gelmedim, öyle geçereken uğradım filan sanma yani... Gazeteyi gördüm ve seni görmeye geldim. Yani öylesine sanma sakın" demesi... Zaten karakterlerin bu ilişki için olan cesaretleri ayrı bir hayranlık uyandıran cinsinden. Sonrasında oğlanla kızın klasik kavga edişleri ve buluşmaları... 
 
Devamlı kavga etmeleri de sevimli bir ayrıntı. Kızın gitmesinden evvel oğlan bunu süper özetliyor mesela. "Biz buyuz, kavga ederiz, bağırırız, çağırırız. Sen bana nasıl pislik biri olduğumu söylersin, ben senin dırdırından şikayet ederim. Sonra barışırız..."

Laflar tam böyle olmayabilir, ama aklımda kalan versiyonuyla yazmayı seçtim. Dedim ya, bende uyandırdığı duygular yönünde yazıyorum. Belki çok daha başka şeyler dediler, zaman ve mekanları karıştırdım ama seyirci olarak kafamda bu filmi yeniden kurgulamış ve lafları anlayacağım şekilde çarpıtmış olabilirim. Her haliyle sevmeme engel değil...

Yaşlılık halleri ayrı bir yazının konusu olur... Peki ya filmin gizem yanını yaşlılığa yıkmaları takdir konusu değil de nedir?

28 Aralık 2010 Salı

LDR: Seni Uzaktan Sevmek

Uzak mesafe ilişkilerine -kendisine LDR dendiği de olur- acıklı bir bakış bu film. Esasında kötü değil sadece acıklı. Çevremde tam 3 tane bu şekilde ilişki sürdüren var, ve sanırım filmin tamamını onlarla karşılaştırarak izledim. İşin ilginç yani ayrıyken verdikleri tepkiler üç aşağı beş yukarı aynı. Sözün özü muhtemelen bu filmi çeken kişi gerçekten bir LDR yaşamış ve bundan epey çekmiş.
Filmin başında bir yaz aşkı geyiği dönüyor. 30larına gelmiş karakterlerimiz yaz aşkı için yaşlı gibi görünseler de ailelerinin yazlıklarında tatil yapan insanlar değil de New York'ta staj yapan kız ve orada çalışan oğlan olunca biraz mantığa bürünmüş. Konu da bir atari oyunuyla şekillendiği için aslında şu lise yaz aşklarına da bir gönderme var.

6 haftalık bir süreleri olduğunu ikisi de biliyor. Kız gideceğini, oğlan da ciddi bir ilişki istemediğini en başından belirtiyorlar. Sonra bu ikili 6 hafta boyunca çok eğleniyorlar falan filan. Buraları hikaye.
Sonra ayrılık vakti geliyor ve kızın aralarında epeyce bir saat ve mesafe farkı olan Şikago'ya dönmesi gerekiyor. Bir anda aydınlanan oğlanımız kızı bırakmak istemediğini ve dahası onu esasında sevdiğini anlıyor, ilişkiye bir şekilde devam kararı alıyorlar.  

1.Evre: Aramızda Mesafe Yok Canııııııım
Oğlan yerinde kalıp kız evine döndükten sonrasının başları bol telefon muhabbetleriyle, skypelerle sürüyor. İlk bir kaç ay bu sorun teşkil etmiyor, özlediklerinde uçağa atlayıp gidiyorlar, mesafe yokmuş gibi davranmaya çalışıyorlar. Ortada var olan sevgi iki tarafa da yetiyor ve sorunlar göz ardı ediliyor. 

2.Evre: Biletler De Pahalı, Yer De Yok, Çok Da Özledim Ama...
Noel zamanı olduğundan bilet bulamıyor ve ilk gerçek görüşememe hali baş gösteriyor. Noel'i internet üzerinden senkronize hediye açma merasimiyle sanki yanındaymışçasına kutluyorlar. Herşeye rağmen ortadaki sevgi yetiyor. Ah bi de yanımda olsa ruh hali temelinde yine de iyi ki var şeklinde mutluluğa devam ediliyor.

3.Evre: Yoksun İşte!
Hayatlarındaki her detayı birbirlerine anlat-a-madıklarını fark ediyorlar. Karakterler 20li değil 30lu yaşlarında olduklarından iş güç sahibi/olmaya çalışan insanlar. Kızın iş görüşmelerinden oğlanın haberi yok, oğlanın Şikago'ya gitme planlarından da kızın haberi yok. İkisi de "tüm fedakarlığı neden benden bekliyorsun?" noktasına geldiklerinde iki tarafın da kendince özveride olduklarını anlıyorlar, sevgi yine de bir nebze ortamı yumuşatıyor -Zaten filmin en güzel yanlarından biri sevgiden asla şüphe edilmemesi-. Kız oğlanın yanına geldiğinde şahane bir iş bulduğunu, amma velakin işin Şikago'da olduğunu söylemesiyle 4.Evre'ye geçiliyor.

4.Evre: Seni Seviyorum Ama...
Bu evrede kız da oğlan da artık çok yorulduklarını, 3 ayda bir görüşerek ilişki olmayacağını, henüz böylesi bir bağlılığa da tam hazır olup olmadıklarını bilmediklerini karşılıklı onaylıyorlar. Çocukça değil, son derece gerçekçi. Kızın New York'a gitmesi tüm kariyerini başlamadan bitirmesi gerek demek. Çok yetenekli bir yazar olmasına rağmen New York'taki gazetelerde iş bulamıyor. Garsonluğa talim etmekten de yorulmuş çünkü bunu zaten daha önce yapmış. Hayatını ertelemiş kendi deyimiyle, ve bunu en baştan yaşamak istemiyor. İleride ayrılırlarsa hayata 40 yaşında sıfırdan başlamak istemiyor. Oğlan işinden nefret de etse o da kızla aynı durumda. Şikago'da hiçbir plak şirketi kendisine iş vermemekte, kurulu düzenini iş bulmadan gidecek kadar riske atmak istemiyor. Birikmiş bir parası, zengin bir ailesi yok. Sadece aşk için körlemesine gidemeyecek kadar mantıklı.

Her iki taraf da birbirini çok da sevse birbirlerinin hayatlarını bozmaya gönüllü değiller. İleride bunların sorun çıkaracağının bilincindeler. Her ne kadar şimdi "senin için herşeyi yaparım" noktasında olsalar da, ileride bir kırgınlık anında "ama ben senin için hayatımı değiştirdim" lafını duymak istemiyorlar.

Tüm bunların mantıkla imtihanı sonucunda ayrılık kararı geliyor. Hiçbir kavga olmadan, sessiz ve sakince. Hatta dilim varmıyor ama olgunca. Severek ayrılanlar...

5.Evre: Ah O Özlemek Var Ya!
İşte severek ayrılmanın en pis yanıyla yüzleştikleri an. Her an özlüyorlar ve birbirleri hakkında bir tek kötü söz edemiyorlar. Bir nevi elleri kolları bağlı hayatlarına devam ediyorlar. Esasında hayatlarına devam etmiyorlar, sadece iş hayatlarına devam ediyorlar. İkisi de kimse bak-a-mıyor bu süre içinde, içlerinde hala o heyecan var, ve sanki aldatacaklarmış gibi geliyor ikisine de. İşte o noktada artık ayrılığın bir anlamı olmadığını fark ediyor oğlan, hayatını hem de istediği yönde değiştiriyor. Sefil olmadan, karşı tarafı asla suçlayamayacağı bir şekilde. İşini değişitirip kızın olduğu yere bir nevi bilinçaltıyla akarak... Korkusuzca da kızın karşısına çıkıyor, ve elbette bir romantik komediden beklenen usulde sonlanarak.

Her ne kadar Drew Barrymore bu film için yaşlı kalmış gibi görünse de, film oldukça gerçekçi. Komedi kısmıyla boğmasalarmış epey güzel bile diyebilirmişiz. Hem de çevremdekilerin -ve kendimin- eski/yeni LDR hadiseleriyle karşılaştırınca filmi daha bir çok sevdim. MSN başında sabahlamalar, telefona her üç dakikada bir bakmalar, aklının hep başka bir şehirde olması filan... Çok gerçekçi çoook... İşin tuhafı şu LDR dene hadisenin tüm o zorluk ve sorunlarının yanında çok da keyifli bi'şey olması. İnsan ne enteresan bi varlık yahu.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Ryan Gosling No.1: Half Nelson

Şu filme şimdiye dek yazmadığıma inanamıyorum. Yaklaşık 3 sene önce izlediğim bu filme ne kadar şaşırdığım hala aklımda ve sırf yazabilmek -ve tabii ki gözlerimi de şenlendirmek- için tekrar izledim. Hala şaşırıyorum ve mutlu oluyorum, halbuki bu film depresif değil mi?

Esasında hem çok uzun yazmak istiyorum hem de hakkında konuşmamak ve herkesi merakta bırakıp izlettirmek izliyorum. O kadar yetenekli olmadığımdan birinci yoldan gideyim.

Filmin adı Kafakol anlamında. Kendi kendini kafakola alan bir adamı anlatıyor esasında. Adamımız Dan yenilikçi bir tarih hocası, sadece bir öğrencinin hayatını bile değiştirse çok büyük bir değişim olduğuna inancı tam. Hayatını da bu yönde sürdürüyor, küçük bir mahallede bir devlet okulunda öğrencilerini araştırmaya ve düşünmeye sevk ediyor. Bu kısmı bütün film boyu git/gel şeklinde görüyoruz.

Öğrencilerden birinin ağabeyi uyuşturucu satmaktan içeride. Kızın da geleceği bu yönde gibi görünmekte. Sert görünümlü ve kendince kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bu kızın umudu uyuşturulmuş hallerinde baskın basanın yaptığı hocası. Aralarında bir nevi sırra dayalı dostluk gelişiyor.

Filmin en enteresan kısmı hocanın bu alemlere dalmasında kendince bir sorun görmemesi. Derslerini aksatmıyor ama gitgide uyuşma miktarı artıyor. Anlattıkları saçmalaşmıyor ama hayatı saçmalaşıyor. Kendisinin dahi kendisinden beklemeyeceği hatalar yapıyor, film bir noktada kopuyor. Koptuğu noktayı da ailenin alkol tüketimiyle vermeleri filmde biraz sırıtmış esasında. Sebeplerini bilmesek daha bi şahane olabilirmiş belki de.
Kopmamasını o ana kadar sağlayan şey kızı koruma isteği. Kendisinin ne olduğunun farkında olan adam kendiyle çeliştiğinin de bilincinde ama buna rağmen kendi torbacısına terslenmekten, kızı korumaya çalışmaktan geri durmuyor. Ne zaman ki torbacısı el değiştiriyor, kızın adamı kurtarma vakti geldiği anlaşılıyor ve o bıddırık boyuyla alemlere girip adamı bu hayattan çekip almaya çalışıyor.
İlişkilerin son derece dürüst ve naif olduğu film tan bir bağımsız film tekniğiyle çekilmiş. Kamera zaman zaman omuzda ve devamlı hareket halinde, zaman zaman yerinden kıpırdamıyor ve hareketleri kafamızda kurgulamamızı sağlıyor.

İki ufak videoyla bitirelim yazıyı. Birincisi adamın hayata bakış açısı, ikincisi ise adamın kızı kurtarma çabalarındayken daha da batması....
Isabel: Sen komünist misin?
Dan: Ne?
Isabel: Kitaplarına bir göz attım. "Che Afrika'da"?
Dan: Eee?
Isabel: "Komünist Manifesto"?
Dan: "Kavgam"ın bir baskısını bulsan, bu beni Nazi mi yapardı?
Isabel: Bu var ya, harika bir şey. Çok lezzetli.
Dan: Asıl sıcakken yiyeceksin.
Isabel: "Kavgam"ın bir baskısı sende yok ama olsa evet. Sana Nazi olup olmadığını sorardım.
Dan: Belki de saklıyorumdur.
Isabel: Neden saklayasın ki?
Dan: Çünkü artık bir Nazi olmanın fiyakası kalmadı tatlım.


Torbacı: Ne var ne yok Hocam? Tazatlar nasıl gidiyor?
Dan: Tezatlar! Konuşabilir miyiz?
Torbacı: Hayırdır?
Dan: Tamam bak şimdi. Şu an seninle bu konuşmayı yapan kişi olmak benim de hoşuma gitmiyor. Drey'den uzak durmanı istiyorum.
Torbacı: Anlamadım?
Dan: Beni duydun. Bana bir kıyak yap. Tamam mı? Lütfen.
Torbacı: Sana bir kıyak mı yapayım?
Dan: Ne dediğimi biliyorsun. Beni gayet iyi anladın.
Torbacı: Ne yani bu "Ondan uzak dur, o benim için çok değerli" muhabbeti mi?
Dan: Ben dalga geçmiyorum.
Torbacı: Farkındayım.
Dan: Anlaştık mı o halde?
Torbacı: Bak dostum. Drey benim yakınım. Benim arkadaşım o. Tüm bu hergeleler de benim dostum. Sen de benim dostum olmak ister misin?
Dan: Bu da ne böyle? Şirinler konseyi mi?
Torbacı: Şirinler konseyi mi?
Dan: Sen beni dinliyor musun be adam?
Torbacı: Neden bu kadar sinirlisin ki dostum?
Dan: Çünkü beni dinlemiyorsun!
Torbacı: İşte buradayım, neden bahsettiğini söyle!
Dan: Sana iyi bir şey yapmanı söylüyorum. İyi bir şey yapabilir misin?
Torbacı: İşte şimdi meselenin özüne geldik. Beyazların yaptığı doğrudur, öyle mi? Yani...
Dan: Bununla hiç ilgisi yok!
Torbacı: Hayır, hayır, Drey'in senin gibi birine sahip olması çok güzel Bay Siktiğim Örnek Vatandaşı!
Dan: Bilmiyorum! Bilmiyorum! Sikeyim. Bir şey yapmam gerektiği için bu böyle, tamam mı? Ama ne yapmam gerekiyor?
Torbacı: Bak dostum... İçecek bi'şeyler ister misin?
Dan: Ne?
Torbacı: Bir şey içmek ister misin diyorum? Susadın mı? Ne dersin?
Dan: Tamam.
Torbacı: Şeker ister misin? Dostum o kediye dokunma! Millet, bu Dan Hoca. Bunlar bizim tayfa. Mike'ın küçük kardeşi - Drey'in öğretmeni.

Jim Sheridan: Brothers

Jim Sheridan yine canımıza okudu. Bu adamın sakin sakin giydirmesi beni bitiriyor. Şimdiye kadar hiç bir ana karakterinin öyle yaygara koparmayan tipler olmasına ne demeli peki? Belki In The Name of the Father'ı birazcık ayrı tutabiliriz ama onda da esas mücadeleyi başlatan ve ilk evresini yürüten baba karakteri bu sınıfa girer herhalde.

Geceyarısı aşkın daha ağır basacağını düşünerek koyduk bu filmi. Savaşa giden mutlu eş/baba kaza geçirir ve ölür. Eş de kardeşle bir takım duygusal ilişkiler içine girer, sonra öldü sanılan eş/baba geri gelir, aşkentrikaihtiras üçgeninde film sürer... Ama film Jim Sheridan filmi olduğunu hesaba katmamıştım, büyük akılsızlık.

Yukarıda geçtiği şekilde son derece basit ve tatsız olabilecek bu filmi almış, son derece vurucu ve iç burucu bir hale getirmiş. İrlanda yerine In America gibisine yine Amerika'dayız, ama konunun merkezi bu kez İrlandalılar değil. Amerikan bir ailenin çok da Amerikan filmlerinde görmediğimiz şekilde -bir nevi İrlandavari hatta- aile bağlarını görüyoruz.
Sevilen eş/baba Sam rolü Tobey Maguire'a verilmiş -Kendisine önyargılarımdan olabilir ama tam da olmamış sanki. Daha doğrusu karşısındaki oyuncular bu kadar iyi olmasalar şahane olmuş diyebilirmişiz de onların arasında azıcık tutuk kalmış gibi.- Son derece sevilen ve seven bir karakter, dürüst ve cesur. Vatanını çok seven ve uğruna Afganistan'a gidebilecek sıkı bir asker. Gitmeden önce hırsız kardeşini -güzel insan Jack Gylenhaal- hapisten çıkarıp sahipleniyor, evinin kapılarını açıyor. Kardeşin babayla arası felaket zira. Askerimiz savaşta esir düşüyor, ama eve öldü haberi geliyor. Herkes yavaş bir toparlanma süresinden sonra hayatına devam noktasına geldiğinde adam görünümde iyi, duygusal olarak enkaz halinde eve geliyor.
Bu kayıp süreci o kadar vurucu vermiş ki yönetmenimiz, etkilenmemek zor. Her iki tarafı paralel halde veriyor, ve birindeki rahatlık ortamı diğerinin rahatsız ediciliğini daha da arttırmış. Görüntüler değil rahatsız eden, öyle kanlı canlı sahnelerden bahsetmiyorum, herşey insanlık çerçevesinde. Bütün duygusallık ve rahatsızlık hep insan boyunda. Ağır işkencelerden bir anda çocuklarıyla mutlu mesut buz pateni yapan eş Grace -O nasıl bir varlıktır ön adlı Natalie Portman- ve onların toparlanma sürecinin katalizörü amca Tommy'ye dönüyor sahne. -Buraya bir dip not düşeceğim, bu kadının zerafeti beni öldürüyor, o kadar güzel ve zarif ki kıskanamıyorum bile, elimde sadece oyunculuğunu sevmek ve saygı duymak kalıyor, bu da sinirimi daha çok bozuyor, kıskanıp nefret bile edemiyorum kendisinden-
Kardeş Tommy son derece sorumsuz bir tip. Ama büyük kayıpların insanları nasıl değiştireceğini bilemiyoruz mantığıyla ağabeyin ölümünden sonra aileye sahip çıkmak, aslında sahip çıkmak demeyelim, aileyi yeniden hayata döndürmek rolünü üstleniyor. Mutfak bir sembol olmuş filmde, onu yenilerken bütün ailenin karamsarlığı da gidiveriyor. Çocuklar zaten çok görmedikleri babalarının yerine amcalarını oturtmaktan çekinmiyorlar. Grace ile Tommy arasındaki yakınlaşma eş/babanın dönmesiyle son buluyor.
İşte bundan sonrası filmde bambaşka bir pencere açıyor. Kendi suçluluk duygusu -sebebini yazarsak tadı kaçar- ile başedebilmek için yerine kıskançlığı oturtan Sam günden güne suçluluğun ağır basmasıyla zıvanadan çıkıyor ve zaten garip gelen sakinliği yerini histerik bir hale bırakıyor. Fakat en çok şapka çıkarttığım nokta tüm karakterlerin aile bağına verdikleri önem, kendi duygularını hiçe sayabilmeleri. Amca Tommy bir anda denklemden çıkıvermekte bir mahsur görmüyor, içinde fırtınalar kopuyor olması ailesini önde tutmasını geçmiyor. Sonu ise tam bir tahmin edilemezlik, oysa ne tatsız sonlar kurgulamıştım, hiç biri de filme yakışmamıştı.

Bir aile dramı diyebiliriz aslında, savaşın etkilediği bir aile. Savaşın her türlüsüne karşı olduğunu bildiğimiz Jim Sheridan etik/acı/etki sorgulamadığı hiçbir şey bırakmadan herşeye kendi tadında dokunmuş, ve ortaya bu az bağıran, sakinliğiyle burkan film çıkmış. Neredeyse tüm filmlerini izlediğim yönetmen, her seferinde beni bozguna uğratmaktan çekinmiyor ve her seferinde kendisine daha çok bağlanmama sebep oluyor.

28 Ekim 2010 Perşembe

BeŞ Şehİr

Onur Ünlü gözümde hayalini bile kuramayacağım filmlerin yönetmeni. Polis görece zor bir filmdi belki ama mavra filmi Güneş'in Oğlu fikri çılgın, kurgusu daha çılgın bir filmdi. Bu hesapla ve zihnimde yarattığım resme göre Beş Şehir hem çılgın hem de yerinde bir komiklikte olmalıydı. Yanıldığım filmin daha ilk hikayesinde gözüme sokuldu, hem de ne kadar güzel bir şekilde.

Kısa hikayeciklerin birbirleriyle kesişme/çarpışma yaptığı filmleri zaten seviyorum ve saygım sonsuz. Ama bu kurgu Onur Ünlü'den gelince daha mı kayırıyorum ne? Film takip edenleri anlatıyor, uzaktan aşıkları, arkadan gelenleri, hayata tutunmak istemeyenleri, hastaları, çevresi hastaları....

Filmin adı Beş Şehir ama beş insan'ı anlatıyor daha ziyade. Sütten çıkma ak kaşık olmayan karakterlerimizin her biri bir şekilde katil. Kendinin katili ya da hayallerin katili gibi romantik hallerin yanında basbayağı da katiller. Ve hepsi mahkum aynı zamanda, mecazen mahkum, ölüme mahkum. Bu kısmı biraz konu aktıkça karşımıza çıkan bir durum, her iki kişiden birisi kanser filmde. Belki de en az birisi demek daha doğru olur.
Aydın isimli polisin hikayesiyle açılıyor film, ve Tansu Biçer'in şahanelikte bir oyunculuğu ile Aydın'dan bütün film boyu nefret ediyoruz. Amacı nefret edilmek olan bu karakter filmin en büyük kozu belki de. Kesişmelerin ortak noktası ve yettin beeee diye bağırıp çağırma isteği yaratan yegane kişi.
İkinci hikayemiz Osman. Kendisi henüz 10lu yaşlarında bir kötü tohum, ya da platonik aşık. Hangisini seçeceğiniz size bırakılmış. Ege Tanman'ın o sevimli yüzü bu rolde öyle bir zıtlık yaratmış ki bu tür rollerin genelde "kötü bak evladıııım" çocuklarına verildiğini düşünüce bu noktaya da ayrı bir şapka çıkartıyorum. İnanılmaz bir aşık, yaşı bir yana aşk uğruna neler yapılabilir olayının yılmaz temsilcisi, hem de 10lu yaşlarının başında. Ailesini -ve kendini- hiçe sayan, hasta, romantik ve usanmayan bir karakter. Usanmamak uğruna yapabilecekleri ise akıllara seza.
Üçüncü hikaye -ki zannımca en garibi, uçuğu ve haliyle en çekicisi- Şevket ve Kedi arasındaki diyaloglar. Şevket Romeo ve yoldan geçen bir kıza ilan-ı aşk edecek kadar da cesur bir şair. Felsefik konuşmalarının karşı cephesi ise akıllı ötesi Kedi. Kedi bir nevi Donnie Darko'nun tavşanı. Diyalogların vuruculuğu ise kedinin konuşurken kedi olduğunu devamlı yinelemesi. Lafı edip "e ben kediyiiim" şeklindeki şahane kaçışları. Şebnem Sönmez ve Ahmet Rıfat Şungar'ın kesişmesi ise Beste Bereket'in Dilek'ine oluyor. "Şiir okumadığın belli senin, aşık adam sınanmaz" gibi bir çok filmde beylik kalabilecek laflar bu filmde son derec naif. 3 ayrı tonda edilen "İsmim Şevket" ve "Yunus büyük şair be" lafları karakterin yanaklarını sıkma isteği yaratıyor.
Dördüncü hikaye Dilek'in babası Öğretmen Tevfik. Zaten Bülent Emin Yarar'ı pek bi' seviyoruz, bir nevi fetiş oyuncu haline geldi neredeyse. Bu karakter kendinden yaralı tek karakter. İyi bir işi, özlediği karısı ve kızı, bir de muhtemelen sevdiği yeni karısı var. Öğrencileriyle arası iyi, herkesten saygı gören tek karakter. Buna rağmen ağır kayıplar içerisinde, ve konulduğu konumdan rahatsız. Rahatsızığını en hissettirmeden yok eden karakter de sanıyorum buydu.
Kızı Dilek ise hikayenin son karakteri. Beste Bereket'in -kendisi nefret edermiş böyle anılmaktan ama- sevimliliği karakterin sertliğiyle taban tabana zıt ve bir o kadar uyumlu. Sonundaki saçmalığı bile yok eden bir hikayesi var, ve Şair ile Kedi'nin kesiştiği, kesişerek mutlu ettiği kişi. Dünyanın en büyük sorununun kendinde olduğuna inanıyor. Şair'in sorunlarını küçük görüyor ve o da bi'şey mi diyor, ancak lafının sonunu getirmeyecek derecede de acımasız. Bir o kadar da kırılgan ve hassas bir hali var, ki biz bunların hepsinin sebebini sonradan öğreniyoruz.
Silah olayına vurgu sanki Güneş'in Oğlu'na bir tür gönderme gibi... Polis göndermesi ise gayet açıktan yapılmakta...Öyle acıklı ve bir o kadar da umutsuz bir film ki o mavra hali beklerken iyice karamsarlığa kapılıyorsunuz, ama bu filme kötü bir yan kazandırmaktan ziyade herşeyiyle artıya dönüşüyor. Belki benim bakış açım ama Onur Ünlü'nin iyi bir hikayeci olduğunu yine ve yeniden düşünüp duruyorum film boyunca. Masallar anlatan adam yerine geçti benim için.

27 Ekim 2010 Çarşamba

İçinden Müzik Geçen Filmler No.4: Little Voice

-21/08/2008 tarihli yazıdan güncelleme-
Yıl 1998 ya da 1999. Sinemaya gitmeye kararlıyız. Filmimiz Urban Legends. Bir şekilde 5 dakika kadar gecikiyoruz ve film daha reklamlarda. O esnada bu filmin afişini görüyoruz ve boşver ya hadi Little Voice'ı deneyelim diyoruz. Film hakkında hiç bir bilgimiz yok ve neyle karşılacağımıza dair en ufacık bir fikrimiz de... Film bittikten sonra öylesine mutluluk doluyuz ki, diğer filme gitmemiş olmaktan gurur duyuyoruz. Urban Legends'ı da hala izleyebilmiş değilim, her gördüğümde aklımın bu şahane filme akıyor olmasından muhtemelen...

Türkçe'ye Yıldızların Sesi diye çevrilmiş bir film bu, çok da mantıklı ve film hakkında şahane ipucu veren bir çeviri. Filmi bu kategoriye koyan ise içinde müziğe verdiği önemin yanısıra müziğin bu karaktere verdiği önem. Müzik olmadan herşeyi reddeden kızımızın dünya ile -ya da öte dünya ile- tek bağlantısı o şahane sesler ve dönem şarkıları. Hayata tek tutunma noktası babasına yaptığı şovlarken bu filmi bu kategoriye almazsak I Am Sam'i kayırmış olurmuşuz gibi geldi...


Esas kızımız son derece sessiz, içine kapanık, hatta neredeyse hiç konuşmayıp hiç dışarı çıkmayan biridir. O kadar sessiz konuşur ki konuştuğu anlarda, annesi ona L.V. (Little Voice-Küçük Ses) diye hitap eder ve artık bu isim onun üzerine yapışmıştır, herkes ona böyle demektedir. Ancak kurtadam misali, plaklarının başına geçtiği zaman apayrı bir kimliğe bürünür, dinlediği şarkıcının -ki her zaman eskilerden biridir bu, kimi zaman MM, kimi zaman Judy Garland, vs vs- kimliğine bürünüverir. Ama bunun için de bir koşulu her zaman vardır: babası...

Baba figürü bu filmde çok önemlidir. Kızı inatla sahneye çıkartmaya çalıştıkları bir sahnede açılması için gereken tek şey babasıdır ve bir anda babası karşısında beliverir, siyah beyaz bir şekilde hayalindeki yerini bulur. Gösterisini sadece babası için yapar. Babanın geldiği anda o sessiz, naif kişi gider, şarkılar bulur yerini.


Bu arada bir de kuşçu çocuğumuz -Ewan McGregor- vardır ki kendisi l.v. ye kaptırıvermiştir gönlünü. İki yaralı kişinin birbirine duydukları sevgi kişide saygı uyandırır ve filmi çok sıcak kılar. Çünkü o kadar temiz iki kişidir ki sanki bu dünyaya ait değillermiş gibilerdir. Esasında film o kadar naif ve sakindir ki insan kendini l.v. nin yerine koymakla koymamak arasında bocalar durur.


Müziğin şahane kullanıldığı, filmin müzikal olmaktan uzak ama müziğin bir çeşit başrol olduğu, şahane mi şahane, sakin mi sakin ve dahası bir o kadar da naif ve maalesef göz ardı edilmiş bir filmle karşı karşıyayız kısacası.