22 Mart 2011 Salı

Ölümden Öte Köy Bir Varmış Bir Yokmuş: Hereafter

Clint Eastwood'u yönetmen olarak görmeyi sevenlerdenim. Hatta epeyce sevenlerden. Hereafter'ın tanıtımlarını gördüğümde hiçbir şey anlamıyor oluşum bu yüzden belki de çok normal gelmişti/geliyor.

Film 3 ayrı öykünün kesişmesigillerden. Ama bu türün pek çok diğer örneğinden farklı olarak hiç acelesinin olmaması filmin en büyük artısı. Öylesine sakin ve her konuya gereken uzunluğu veriyor. Ne çok uzun öykülerle bayma sınırına yaklaştırıyor, ne de kısacık geçip sizi meraklardan meraka sürüklüyor... Başka bir deyişle merakınızın içinde kaybolmanıza sebep olup yormuyor. Öykülerin birbirine benzer ve farklıkları da çok değişik. Bir öykü son derece edilgen ve akışına bırakılmışken bir diğeri tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelmesiyle tezat oluşturuyor ve bu da filmin kesişmesini daha çok merak etmemize sebep oluyor.
Küçüklüğünde bir ölümden dönme hadisesi yaşayan esas adamımız -can ciğer kuzu sarmamız Matt Damon- insanlara dokundukça onlarla iletişim kurmak isteyen ölülerini görüp duyabilen ve dahası hissedebilen bir adam. Bunun ekmeğini de yemiş zamanında ama artık "ölümün çok olduğu yerde benim hayatım yok vre" diyerek resti çekmiş, medyumluğunu arkasında bırakıp o ve bu işlerde çalışmaya başlamış. El emeği diyebileceğimiz dokunma halinin en uzağına gitmiş, arada da bu dürtüsünden uzaklaşmak için diye tahmin ettiğimiz bir şekilde oyalanma yöntemlerinin peşinde yemek yapmayı öğreniyor. Ölülerle konuşmak onu öylesine yormuş ki kardeşinin tüm baskılarını bile görmezden geliyor ve biz bunun sebebini Clint Eastwood bize açıkça gösterene dek pek de anlamıyoruz. İşlerin karıştığı nokta biz seyircinin aaaaaa dediği noktaya denk düşüyor.
Filmin bu kısmı belki de filmin en edilgen öyküsü. Adamın nadiren iletişime geçtiği anlarda ne kişileri ne de konuşacaklarını seçemiyor oluşu onu sadece aradaki insan konumuna getiriyor. Ama esas öykünün sahibi/sahibesi de ondan farklı değil. Karşısındakine gördüğü/duyduğu kişiyi tanımlarken bu kişiler "vay onu değil şunu gör/duy" diyemiyor. Ölüler haricindeki herkes ne gelirse bahtıma ruh halinde akışında sürükleniyor.

Zaten ne zaman ki karakter akışı değiştirmeye çalışıyor, ruh haliyle birlikte tüm renkler değişiyor ve film başkaca bir boyuta geçiyor.
İkinci karakterimiz Fransız bir TV insanı. Filmin bu kısımları tamamen altyazılı, ve bu noktada kolayına kaçıp aksanlı bir İngilizce seçmediği için Clint Eastwood'a bir kez daha saygı duyuyor ve tüm filmlerini izleyeceğimize dair söz veriyoruz... Kadın Tsunami olayında ölümden geri dönüyor ama onun deneyimi adamınkinden tamamen ayrı. Daha farklı bir iletişimde ölülerle, bunu aşamıyor daha doğrusu aşmayı da istemiyor gibi bir hali var. Bu esnada ilişkisinin ve gördüğümüz kadarıyla işinin hafiften çatırdaması onun bu mikro-translarından daha büyük önem teşkil etmiyor ve bu yolu kendisi seçiyor. Üzerine bir kitap yazıp deneyimlerini paylaşmaya son derece kararlı bir şekilde ilerliyor, sanki bunun hayatında çok büyük şeyleri değiştireceğinin bilincinde gibi bir hali var. En bulutların üstünde görünen ama en ayakları yere basan karakter esasında tüm Eastwood filmlerindeki gibi yine kadın.
Bir de üçüncü bir öykü var ki kendisi filmin kesişim kümesini mi temsil ediyor yoksa ayrılığını mı hala tam olarak karar verebilmiş değilim. Aralarında inanılmaz bir sevgi bağı olan ikizinin ölümünü canlı bağlantıyla dinleyen çocuk, kardeşinin çevresinde olduğundan emin bir şekilde iletişim yolları arıyor. Bunun için de ne gerekirse yapıyor ve "piyasa"nın ne pis bir ortam olduğunu biz bu çocuk sayesinde ve bu çocukla öğreniyoruz. Şapka detayının filmin baş köşesine oturduğu öyküsü açıkçası Matt Damon'un öyküsünden çok daha ilginç olduğu için çocuk kısmını daha kısa geçmekte fayda var...
Filmde kesişmeler yaklaştıkça bireysel hikaye süreleri kısalıyor, bu harika bir detay olarak gözümüze de sokulmadan yapılıyor. Kesişmenin ha oldu ha olacağı noktada saniyelerle geçiyor öyküler... Ne zaman ki kesişmeyi görüyoruz yine bireysel öykü sürelerinde bir artışla resmen rötuş atılıyor ve kurgusu çok güzel bir şekilde ve biraz da hayalperest bir bakış açısıyla sonlanıyor. Sonlanma için çekilen fon mekanı bir nevi bizim İstiklal/Çiçek Pasajı. Tam o ışıkta ve romantizmde. Çocukluğundan beri Londra'nın çok romantik bir şehir olduğunu düşünenlerden olmam son sahneleri kayırmama sebep oluyordur belki ama şehrin dokusunun bu filmin sonundaki atmosfere pek bir uyduğuna inandım/inanıyorum. Clint Eastwood'u yönetmen olarak belki de bu yüzden seviyorumdur.

1 Mart 2011 Salı

Dogma

-İşbu yazıyı tamamlaması 1 yıl sürdü, te Allah'ım...-

İnancı destekleyen bir din parodisi. Hem de en komiğinden...

Öncelikle bu film komple Hristiyan inanış üzerinden şekillenmiş, mesela Azrail ölüm meleği olarak yer almıyor, onun yerine Loki var. Dolayısıyla kendi adıma çok şeyleri anlamadım uzun bir süre ama çok bir sorun yaratmıyor bu durum zira filmin ilerleyen safhalarında herşey anlaşılıyor.
Dini olmayan din filmi diye de özetleyebiliriz aslında. Ya da dini olan ama fena halde ti'ye alınmış bir din filmi de diyebiliriz. İnancını kaybetmiş ve kürtaj kliniğinde çalışan bir kadına Dünya'yı kurtarma görevi veriliyor, hem de Allah tarafından.

İnancını kaybetmiş dediysem tam olarak ciddiye de almayın, zira kadının yatak odasında 2 adet haç, bir kilise fotoğrafı var ve kadın yatmadan dua eden birisi. Sadece kaybetmiş olabileceğini düşünüp bunalıma girmekte... Gecenin bir yarısı gelen Tanrı'nın Sesi Meleği Metatron kadına neler yapması gerektiğini özetliyor, hem de son derece bıkkın ve tekdüze bir şekilde, sanki her gün böylesi bir görev verirmiş derecesine soğukkanlılıkla. Kadına melek olduğunu kanıtlaması ve tekilayla ağzını çalkalama hikayeleri ne denli ciddi bir filmle karşı karşıya olduğumuzu gösterir nitelikte zaten... Metatron ve kadın arasındaki konuşmanın detayını es geçiyorum çünkü filmle ilgili çok fazla şey içeriyor ve sanırsam buraya yazdığım anda filmin genel sırrı çözülmüş gibi olacak.
Sonra kadına iki peygamber gönderiliyor: Sessiz Bob ve Jay!
The Clerks filminden bilinen bu ikili bir tür fenomen. Sessiz Bob gerçekten tümüyle sessiz, Jay ise iki kişilik konuşup bir o kadar da küfreden bir adam. İşin tuhafı bu adamların peygamber olduklarına dair bir fikirleri bile yok. Gökten yağan 13.Havari ile kadro tamamlanıyor ve dünya kurtarılmaya hazır hale geliyor -Burada bir es verip filmin ciddiyetini özetleyelim: Jay "gökten zenci adam yağacak değil ya" dediği anda yere düşen 13.Havari'ye şaşkın bir şekilde bakar... Sonra gökyüzüne bakar ve "gökten çıplak kadın yağacak değil ya!" der-... Silent Bob'un konuştuğu sahneler ise bambaşka...
Sonrası Loki ve Bartleby'ın eve dönmek uğruna yaptıkları ve yapacakları, onlara hak verirken afallamamız ve yollarını nasıl by-pass edeceklerini gözlemlememiz üzerine kurulu... Tabii bu arada türlü melekler, her yerden din eleştirisi, Allah, mucizeler, meleklerin inanışları, Selam Hayek filan derken film bir keşmekeş ortamına doğru hızla yol alıyor, ama bu izleyici olarak bizi rahatsız eden bir tarzda değil... Bir sürü karakter var ve her an yeni karakterler ekleniyor ama biz genel olarak yüzümüzde kocaman bir gülümsemeyle izliyoruz.
Eleştirilmeyen hiçbir şey bırakmazlarken aslında bir din paradosi değil inanca destek veren bir filme dönüşüyorlar ve bunu esasında o kadar alttan alta yapıyorlar ki hani o kadar eleştiri sağanağında ve bir o kadar da gülerken ne ara dini öğeleri araya sıkıştırdılar ve destek haline döndüler kesitremiyorsunuz bile...

Kısacası din parodileri bana ters gibi bir yaklaşımınız varsa bile izlenesi filmdir bu... Esprileri bazen o kadar ince ve o kadar muhalif ki sevmeseniz bile saygı duyacağınız garanti en azından... Ha bir de Alanis Morisette'i kaç filmde böylesi bir rolde görebilirsiniz?

13 Ocak 2011 Perşembe

Love And Other Drugs

Hiç beklentim olmadan ve koşa koşa gittim bu filme, o kadar hevesliydim ki izlemeye hani neredeyse hiçbir şey o umudumu bozamazdı, bozamadı da... Tam bir romantik komedi, ne beklerseniz size altın tepsiyle sunmuşlar. Tanışma, aşık olma, ayrılık ve biraraya geliş... Sadece araya sevişme unsurunu yoğun olarak eklemişler, yoksa formül aynı. Aynı formüllerden gına gelmişken bu filmi niye sevdiğimi kurcalamıyorum bile...
Oğlumuz -yavrılar yavrısı Jake Gylenhaal- dikkat yoksunluğundan tıp fakültesini bırakmış bir satıcı. Aynı zamanda boş zamanlarında Kazanova'lık yapmakta. Elinden geçmeyen kız kalmamış, başka birinin sevgilisiyle sevişirken yakalanıp taban yağlama şeklinde kaçarken bile bir kızın telefon numarasını kapabiliyor. Zaten her işini de sevimliliği ve cazibesiyle hallediyor. Ha bir de epey dilli. Doktorlara başka bir ilaç yerine Zoloft yazmaya ikna etmekle yükümlü, ve bunu yaparken esas kızımızla tanışıyor.

Esas kızımız -cıbıl Anne Hathaway- Parkinson'dan muzdarip, hazır cevap, 26 yaşında bir sanatçı. Oğlanın türlü etkileme tekniklerini yemiyor ve her seferinde bozuyor, bu da onu oğlanın gözünde daha cazip bir hale getiriyor. Kız kesinlikle bir ilişki istemiyor, sadece sekse dayalı bir beraberliğin peşinde. Oğlanın canına minnet zaten bu durum. Filmin yarısı boyunca sevişiyorlar, hani öyle romantik kısmı filan yok bu sahnelerin. Pek bir şey paylaşmıyorlar, sadece canları istediklerinde sevişmek için araşıyorlar. Her ikisinin beklentisi de bu yönde... Öyle sevişirken sevişirken oğlan kıza aşık oluyor.
Kıza bunu söyleyemiyor, çünkü söylediği anda ilişkinin sonunun geleceğini biliyor. Ama kızın peşinde koşmaktan ve ince ince işlemekten de geri durmuyor ve sonunda kızı ikna etmeyi başarıyor. Kız yine de aile içine girmek, arkadaşlarla tanışmak gibi türlü konuya girmeyeceğini, sadece iki kişilik bir ilişki istediğini söylüyor. Oğlan zaten kız ne dese razı. Neden bu kadar sevdiğini bilmiyor, sesini duymak hoşuma gidiyor filan diyor ama biz seyircilere yansıyan daha ziyade kızın kendine acımayan, zor bir hastalıkla boğuşmasına rağmen kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan iradeli yapısına hayran oluyor. Kendisini reddeden ilk kadın olmasının da bu işte bir etkisi var tabii. Kızın oğlana inancı da tetikleyici bir unsur elbette. İlk kez kız arkadaş dediğinde kızın tüyleri ürperiyor ama sonunda boyun eğip kabulleniyor. Filmin romantik kısmı bundan sonra başlıyor.
Kızın hastalığında bir miktar ilerleme oluyor ve oğlan hafiften tırsmaya başlıyor. Kızın kendisine acıyacak hiç kimseye tahammülü de, hayatında da yeri de yok. Hastalığının nasıl gelişeceğini, karşı tarafı ne sıkıntılarla başbaşa bırakacağını biliyor, ve bundan itinayla kaçıyor. Oğlan da onun için bir istisna değil...

Sonrasında oğlan kızı ne kadar sevdiğini anlıyor filan. Sonu esasında bana sürpriz oldu, buraya yazmamak daha doğru. Filmin gelişimine tam uymadığından belki çok pis dalga geçebileceğim bir sona sevgiyle bağlandım.
Gitmeden filmle ilgili bir yazı okumuştum, ilaçların bu Prozac Toplumu olarak adlandırılan çağımızı nasıl etkilediğini geri planda fena eleştirdiğinden bahsediyordu. Bu kısmını kendi adıma bulamadım. Film bir eleştiri filmi olmaktan çok romantik komedi olarak kurgulanmış, arka planda akan ilaç savaşları ve eleştiriler hep üstü kapalı ve yan unsur olarak kalmış. Yani beklenti "vay anasına hem de nasıl ilaç sektör eleştirileri, milletin nasıl uyutulduğu filan anlatılmış aaabbbbiiiii" şeklinde olmamalı.
 
Bir de Jake Gylenhaal'ın hemen her saniye görünmesi filmi daha sevimli kılmış mı? Kesinlikle!!! Şirinlik abidesi ayol, bakışlarını severim ben bunun...

29 Aralık 2010 Çarşamba

Ryan Gosling No.2: The Notebook

Umutsuz bir romantik film bağımlısıyım diye sanırım 10 kere filan yazdım. Ama bu film için bağımlı olun olmayın ne olur görün diye reklam bile yaparım.

Çok izlenen bir film olduğundan konusunu biraz es geçip -yine- hissettirdiklerinden gideceğim sanırım. Yıllara dağılan bir aşk/bağlılık hikayesi. Belki sadece filmlerde olabilecek cinsinden, tam da hayallerimizi süsleyen cinsinden. Kadın gözüyle hayallerin bile ötesinde bir aşk, yıllara meydan okuyan, tutkulu, mutlu ve duygu dolu...

Yine bir yaz aşkı gibi başlayan ve kopamayan bir çift söz konusu. Bu sefer çiftimiz genç ve deli dolu, önlerindeki engel ise zengin kızın fakir oğlana karşı duran ailesi.

Filmde öyle tatlı laflar var ki, hakikaten yaa diyorsunuz bazen. Keşke diyorsunuz bir kısmında, keşke benim de başıma böyle büyük bir aşk gelse, keşke çekeceğim acı böyle sonuçlansa. Keşke çılgınlıklarımız böylesi sevimli olsa, keşke unutmayacağım ve beni unutmayacağını bildiğim biri hep var olsa. Yanımda olmasa da hep aklımda olsa. Keşke yıllar sonra sırf onu görmek için kilometreleri tüketsem, bundan zerre pişmanlık duymasam, onun da aynı şeyi yapacağını bilsem. Keşke yıllar sonra onu gördüğümde ilk andaki heyecanım aynı şekilde geri gelse... 


Öyle sevimli laflar var ki... Aşk halinin annesi tarafından anlaşılmadığında mesela kız "Ben seni gülerken görmüyorum, dokunurken, kahkaha atarken, oysa biz onunla bunları paylaşıyoruz" diyor... Basit ama annenin aklını başına getiren cinsten. Ha dalavereci anne huyundan sırf bu sözler yüzünden vazgeçmiyor olabilir ama yine de bir anda içinde bi'şeyleri erittiğini de belli ediyor.

Filmin en tatlı yanlarından biri oğlanın -canım- kızın onu yeniden bulması için kendileri için özel olan o evi satın alıp, allaması pullaması ve satılığa çıkarıp bir türlü satmaması... Bunun sonucunda gazetelere çıkması... Bunun sonucunda kızın o makaleyi görüp atlayıp oraya gitmesi... "Buraya öylesine gelmedim, öyle geçereken uğradım filan sanma yani... Gazeteyi gördüm ve seni görmeye geldim. Yani öylesine sanma sakın" demesi... Zaten karakterlerin bu ilişki için olan cesaretleri ayrı bir hayranlık uyandıran cinsinden. Sonrasında oğlanla kızın klasik kavga edişleri ve buluşmaları... 
 
Devamlı kavga etmeleri de sevimli bir ayrıntı. Kızın gitmesinden evvel oğlan bunu süper özetliyor mesela. "Biz buyuz, kavga ederiz, bağırırız, çağırırız. Sen bana nasıl pislik biri olduğumu söylersin, ben senin dırdırından şikayet ederim. Sonra barışırız..."

Laflar tam böyle olmayabilir, ama aklımda kalan versiyonuyla yazmayı seçtim. Dedim ya, bende uyandırdığı duygular yönünde yazıyorum. Belki çok daha başka şeyler dediler, zaman ve mekanları karıştırdım ama seyirci olarak kafamda bu filmi yeniden kurgulamış ve lafları anlayacağım şekilde çarpıtmış olabilirim. Her haliyle sevmeme engel değil...

Yaşlılık halleri ayrı bir yazının konusu olur... Peki ya filmin gizem yanını yaşlılığa yıkmaları takdir konusu değil de nedir?

28 Aralık 2010 Salı

LDR: Seni Uzaktan Sevmek

Uzak mesafe ilişkilerine -kendisine LDR dendiği de olur- acıklı bir bakış bu film. Esasında kötü değil sadece acıklı. Çevremde tam 3 tane bu şekilde ilişki sürdüren var, ve sanırım filmin tamamını onlarla karşılaştırarak izledim. İşin ilginç yani ayrıyken verdikleri tepkiler üç aşağı beş yukarı aynı. Sözün özü muhtemelen bu filmi çeken kişi gerçekten bir LDR yaşamış ve bundan epey çekmiş.
Filmin başında bir yaz aşkı geyiği dönüyor. 30larına gelmiş karakterlerimiz yaz aşkı için yaşlı gibi görünseler de ailelerinin yazlıklarında tatil yapan insanlar değil de New York'ta staj yapan kız ve orada çalışan oğlan olunca biraz mantığa bürünmüş. Konu da bir atari oyunuyla şekillendiği için aslında şu lise yaz aşklarına da bir gönderme var.

6 haftalık bir süreleri olduğunu ikisi de biliyor. Kız gideceğini, oğlan da ciddi bir ilişki istemediğini en başından belirtiyorlar. Sonra bu ikili 6 hafta boyunca çok eğleniyorlar falan filan. Buraları hikaye.
Sonra ayrılık vakti geliyor ve kızın aralarında epeyce bir saat ve mesafe farkı olan Şikago'ya dönmesi gerekiyor. Bir anda aydınlanan oğlanımız kızı bırakmak istemediğini ve dahası onu esasında sevdiğini anlıyor, ilişkiye bir şekilde devam kararı alıyorlar.  

1.Evre: Aramızda Mesafe Yok Canııııııım
Oğlan yerinde kalıp kız evine döndükten sonrasının başları bol telefon muhabbetleriyle, skypelerle sürüyor. İlk bir kaç ay bu sorun teşkil etmiyor, özlediklerinde uçağa atlayıp gidiyorlar, mesafe yokmuş gibi davranmaya çalışıyorlar. Ortada var olan sevgi iki tarafa da yetiyor ve sorunlar göz ardı ediliyor. 

2.Evre: Biletler De Pahalı, Yer De Yok, Çok Da Özledim Ama...
Noel zamanı olduğundan bilet bulamıyor ve ilk gerçek görüşememe hali baş gösteriyor. Noel'i internet üzerinden senkronize hediye açma merasimiyle sanki yanındaymışçasına kutluyorlar. Herşeye rağmen ortadaki sevgi yetiyor. Ah bi de yanımda olsa ruh hali temelinde yine de iyi ki var şeklinde mutluluğa devam ediliyor.

3.Evre: Yoksun İşte!
Hayatlarındaki her detayı birbirlerine anlat-a-madıklarını fark ediyorlar. Karakterler 20li değil 30lu yaşlarında olduklarından iş güç sahibi/olmaya çalışan insanlar. Kızın iş görüşmelerinden oğlanın haberi yok, oğlanın Şikago'ya gitme planlarından da kızın haberi yok. İkisi de "tüm fedakarlığı neden benden bekliyorsun?" noktasına geldiklerinde iki tarafın da kendince özveride olduklarını anlıyorlar, sevgi yine de bir nebze ortamı yumuşatıyor -Zaten filmin en güzel yanlarından biri sevgiden asla şüphe edilmemesi-. Kız oğlanın yanına geldiğinde şahane bir iş bulduğunu, amma velakin işin Şikago'da olduğunu söylemesiyle 4.Evre'ye geçiliyor.

4.Evre: Seni Seviyorum Ama...
Bu evrede kız da oğlan da artık çok yorulduklarını, 3 ayda bir görüşerek ilişki olmayacağını, henüz böylesi bir bağlılığa da tam hazır olup olmadıklarını bilmediklerini karşılıklı onaylıyorlar. Çocukça değil, son derece gerçekçi. Kızın New York'a gitmesi tüm kariyerini başlamadan bitirmesi gerek demek. Çok yetenekli bir yazar olmasına rağmen New York'taki gazetelerde iş bulamıyor. Garsonluğa talim etmekten de yorulmuş çünkü bunu zaten daha önce yapmış. Hayatını ertelemiş kendi deyimiyle, ve bunu en baştan yaşamak istemiyor. İleride ayrılırlarsa hayata 40 yaşında sıfırdan başlamak istemiyor. Oğlan işinden nefret de etse o da kızla aynı durumda. Şikago'da hiçbir plak şirketi kendisine iş vermemekte, kurulu düzenini iş bulmadan gidecek kadar riske atmak istemiyor. Birikmiş bir parası, zengin bir ailesi yok. Sadece aşk için körlemesine gidemeyecek kadar mantıklı.

Her iki taraf da birbirini çok da sevse birbirlerinin hayatlarını bozmaya gönüllü değiller. İleride bunların sorun çıkaracağının bilincindeler. Her ne kadar şimdi "senin için herşeyi yaparım" noktasında olsalar da, ileride bir kırgınlık anında "ama ben senin için hayatımı değiştirdim" lafını duymak istemiyorlar.

Tüm bunların mantıkla imtihanı sonucunda ayrılık kararı geliyor. Hiçbir kavga olmadan, sessiz ve sakince. Hatta dilim varmıyor ama olgunca. Severek ayrılanlar...

5.Evre: Ah O Özlemek Var Ya!
İşte severek ayrılmanın en pis yanıyla yüzleştikleri an. Her an özlüyorlar ve birbirleri hakkında bir tek kötü söz edemiyorlar. Bir nevi elleri kolları bağlı hayatlarına devam ediyorlar. Esasında hayatlarına devam etmiyorlar, sadece iş hayatlarına devam ediyorlar. İkisi de kimse bak-a-mıyor bu süre içinde, içlerinde hala o heyecan var, ve sanki aldatacaklarmış gibi geliyor ikisine de. İşte o noktada artık ayrılığın bir anlamı olmadığını fark ediyor oğlan, hayatını hem de istediği yönde değiştiriyor. Sefil olmadan, karşı tarafı asla suçlayamayacağı bir şekilde. İşini değişitirip kızın olduğu yere bir nevi bilinçaltıyla akarak... Korkusuzca da kızın karşısına çıkıyor, ve elbette bir romantik komediden beklenen usulde sonlanarak.

Her ne kadar Drew Barrymore bu film için yaşlı kalmış gibi görünse de, film oldukça gerçekçi. Komedi kısmıyla boğmasalarmış epey güzel bile diyebilirmişiz. Hem de çevremdekilerin -ve kendimin- eski/yeni LDR hadiseleriyle karşılaştırınca filmi daha bir çok sevdim. MSN başında sabahlamalar, telefona her üç dakikada bir bakmalar, aklının hep başka bir şehirde olması filan... Çok gerçekçi çoook... İşin tuhafı şu LDR dene hadisenin tüm o zorluk ve sorunlarının yanında çok da keyifli bi'şey olması. İnsan ne enteresan bi varlık yahu.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Ryan Gosling No.1: Half Nelson

Şu filme şimdiye dek yazmadığıma inanamıyorum. Yaklaşık 3 sene önce izlediğim bu filme ne kadar şaşırdığım hala aklımda ve sırf yazabilmek -ve tabii ki gözlerimi de şenlendirmek- için tekrar izledim. Hala şaşırıyorum ve mutlu oluyorum, halbuki bu film depresif değil mi?

Esasında hem çok uzun yazmak istiyorum hem de hakkında konuşmamak ve herkesi merakta bırakıp izlettirmek izliyorum. O kadar yetenekli olmadığımdan birinci yoldan gideyim.

Filmin adı Kafakol anlamında. Kendi kendini kafakola alan bir adamı anlatıyor esasında. Adamımız Dan yenilikçi bir tarih hocası, sadece bir öğrencinin hayatını bile değiştirse çok büyük bir değişim olduğuna inancı tam. Hayatını da bu yönde sürdürüyor, küçük bir mahallede bir devlet okulunda öğrencilerini araştırmaya ve düşünmeye sevk ediyor. Bu kısmı bütün film boyu git/gel şeklinde görüyoruz.

Öğrencilerden birinin ağabeyi uyuşturucu satmaktan içeride. Kızın da geleceği bu yönde gibi görünmekte. Sert görünümlü ve kendince kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bu kızın umudu uyuşturulmuş hallerinde baskın basanın yaptığı hocası. Aralarında bir nevi sırra dayalı dostluk gelişiyor.

Filmin en enteresan kısmı hocanın bu alemlere dalmasında kendince bir sorun görmemesi. Derslerini aksatmıyor ama gitgide uyuşma miktarı artıyor. Anlattıkları saçmalaşmıyor ama hayatı saçmalaşıyor. Kendisinin dahi kendisinden beklemeyeceği hatalar yapıyor, film bir noktada kopuyor. Koptuğu noktayı da ailenin alkol tüketimiyle vermeleri filmde biraz sırıtmış esasında. Sebeplerini bilmesek daha bi şahane olabilirmiş belki de.
Kopmamasını o ana kadar sağlayan şey kızı koruma isteği. Kendisinin ne olduğunun farkında olan adam kendiyle çeliştiğinin de bilincinde ama buna rağmen kendi torbacısına terslenmekten, kızı korumaya çalışmaktan geri durmuyor. Ne zaman ki torbacısı el değiştiriyor, kızın adamı kurtarma vakti geldiği anlaşılıyor ve o bıddırık boyuyla alemlere girip adamı bu hayattan çekip almaya çalışıyor.
İlişkilerin son derece dürüst ve naif olduğu film tan bir bağımsız film tekniğiyle çekilmiş. Kamera zaman zaman omuzda ve devamlı hareket halinde, zaman zaman yerinden kıpırdamıyor ve hareketleri kafamızda kurgulamamızı sağlıyor.

İki ufak videoyla bitirelim yazıyı. Birincisi adamın hayata bakış açısı, ikincisi ise adamın kızı kurtarma çabalarındayken daha da batması....
Isabel: Sen komünist misin?
Dan: Ne?
Isabel: Kitaplarına bir göz attım. "Che Afrika'da"?
Dan: Eee?
Isabel: "Komünist Manifesto"?
Dan: "Kavgam"ın bir baskısını bulsan, bu beni Nazi mi yapardı?
Isabel: Bu var ya, harika bir şey. Çok lezzetli.
Dan: Asıl sıcakken yiyeceksin.
Isabel: "Kavgam"ın bir baskısı sende yok ama olsa evet. Sana Nazi olup olmadığını sorardım.
Dan: Belki de saklıyorumdur.
Isabel: Neden saklayasın ki?
Dan: Çünkü artık bir Nazi olmanın fiyakası kalmadı tatlım.


Torbacı: Ne var ne yok Hocam? Tazatlar nasıl gidiyor?
Dan: Tezatlar! Konuşabilir miyiz?
Torbacı: Hayırdır?
Dan: Tamam bak şimdi. Şu an seninle bu konuşmayı yapan kişi olmak benim de hoşuma gitmiyor. Drey'den uzak durmanı istiyorum.
Torbacı: Anlamadım?
Dan: Beni duydun. Bana bir kıyak yap. Tamam mı? Lütfen.
Torbacı: Sana bir kıyak mı yapayım?
Dan: Ne dediğimi biliyorsun. Beni gayet iyi anladın.
Torbacı: Ne yani bu "Ondan uzak dur, o benim için çok değerli" muhabbeti mi?
Dan: Ben dalga geçmiyorum.
Torbacı: Farkındayım.
Dan: Anlaştık mı o halde?
Torbacı: Bak dostum. Drey benim yakınım. Benim arkadaşım o. Tüm bu hergeleler de benim dostum. Sen de benim dostum olmak ister misin?
Dan: Bu da ne böyle? Şirinler konseyi mi?
Torbacı: Şirinler konseyi mi?
Dan: Sen beni dinliyor musun be adam?
Torbacı: Neden bu kadar sinirlisin ki dostum?
Dan: Çünkü beni dinlemiyorsun!
Torbacı: İşte buradayım, neden bahsettiğini söyle!
Dan: Sana iyi bir şey yapmanı söylüyorum. İyi bir şey yapabilir misin?
Torbacı: İşte şimdi meselenin özüne geldik. Beyazların yaptığı doğrudur, öyle mi? Yani...
Dan: Bununla hiç ilgisi yok!
Torbacı: Hayır, hayır, Drey'in senin gibi birine sahip olması çok güzel Bay Siktiğim Örnek Vatandaşı!
Dan: Bilmiyorum! Bilmiyorum! Sikeyim. Bir şey yapmam gerektiği için bu böyle, tamam mı? Ama ne yapmam gerekiyor?
Torbacı: Bak dostum... İçecek bi'şeyler ister misin?
Dan: Ne?
Torbacı: Bir şey içmek ister misin diyorum? Susadın mı? Ne dersin?
Dan: Tamam.
Torbacı: Şeker ister misin? Dostum o kediye dokunma! Millet, bu Dan Hoca. Bunlar bizim tayfa. Mike'ın küçük kardeşi - Drey'in öğretmeni.

Jim Sheridan: Brothers

Jim Sheridan yine canımıza okudu. Bu adamın sakin sakin giydirmesi beni bitiriyor. Şimdiye kadar hiç bir ana karakterinin öyle yaygara koparmayan tipler olmasına ne demeli peki? Belki In The Name of the Father'ı birazcık ayrı tutabiliriz ama onda da esas mücadeleyi başlatan ve ilk evresini yürüten baba karakteri bu sınıfa girer herhalde.

Geceyarısı aşkın daha ağır basacağını düşünerek koyduk bu filmi. Savaşa giden mutlu eş/baba kaza geçirir ve ölür. Eş de kardeşle bir takım duygusal ilişkiler içine girer, sonra öldü sanılan eş/baba geri gelir, aşkentrikaihtiras üçgeninde film sürer... Ama film Jim Sheridan filmi olduğunu hesaba katmamıştım, büyük akılsızlık.

Yukarıda geçtiği şekilde son derece basit ve tatsız olabilecek bu filmi almış, son derece vurucu ve iç burucu bir hale getirmiş. İrlanda yerine In America gibisine yine Amerika'dayız, ama konunun merkezi bu kez İrlandalılar değil. Amerikan bir ailenin çok da Amerikan filmlerinde görmediğimiz şekilde -bir nevi İrlandavari hatta- aile bağlarını görüyoruz.
Sevilen eş/baba Sam rolü Tobey Maguire'a verilmiş -Kendisine önyargılarımdan olabilir ama tam da olmamış sanki. Daha doğrusu karşısındaki oyuncular bu kadar iyi olmasalar şahane olmuş diyebilirmişiz de onların arasında azıcık tutuk kalmış gibi.- Son derece sevilen ve seven bir karakter, dürüst ve cesur. Vatanını çok seven ve uğruna Afganistan'a gidebilecek sıkı bir asker. Gitmeden önce hırsız kardeşini -güzel insan Jack Gylenhaal- hapisten çıkarıp sahipleniyor, evinin kapılarını açıyor. Kardeşin babayla arası felaket zira. Askerimiz savaşta esir düşüyor, ama eve öldü haberi geliyor. Herkes yavaş bir toparlanma süresinden sonra hayatına devam noktasına geldiğinde adam görünümde iyi, duygusal olarak enkaz halinde eve geliyor.
Bu kayıp süreci o kadar vurucu vermiş ki yönetmenimiz, etkilenmemek zor. Her iki tarafı paralel halde veriyor, ve birindeki rahatlık ortamı diğerinin rahatsız ediciliğini daha da arttırmış. Görüntüler değil rahatsız eden, öyle kanlı canlı sahnelerden bahsetmiyorum, herşey insanlık çerçevesinde. Bütün duygusallık ve rahatsızlık hep insan boyunda. Ağır işkencelerden bir anda çocuklarıyla mutlu mesut buz pateni yapan eş Grace -O nasıl bir varlıktır ön adlı Natalie Portman- ve onların toparlanma sürecinin katalizörü amca Tommy'ye dönüyor sahne. -Buraya bir dip not düşeceğim, bu kadının zerafeti beni öldürüyor, o kadar güzel ve zarif ki kıskanamıyorum bile, elimde sadece oyunculuğunu sevmek ve saygı duymak kalıyor, bu da sinirimi daha çok bozuyor, kıskanıp nefret bile edemiyorum kendisinden-
Kardeş Tommy son derece sorumsuz bir tip. Ama büyük kayıpların insanları nasıl değiştireceğini bilemiyoruz mantığıyla ağabeyin ölümünden sonra aileye sahip çıkmak, aslında sahip çıkmak demeyelim, aileyi yeniden hayata döndürmek rolünü üstleniyor. Mutfak bir sembol olmuş filmde, onu yenilerken bütün ailenin karamsarlığı da gidiveriyor. Çocuklar zaten çok görmedikleri babalarının yerine amcalarını oturtmaktan çekinmiyorlar. Grace ile Tommy arasındaki yakınlaşma eş/babanın dönmesiyle son buluyor.
İşte bundan sonrası filmde bambaşka bir pencere açıyor. Kendi suçluluk duygusu -sebebini yazarsak tadı kaçar- ile başedebilmek için yerine kıskançlığı oturtan Sam günden güne suçluluğun ağır basmasıyla zıvanadan çıkıyor ve zaten garip gelen sakinliği yerini histerik bir hale bırakıyor. Fakat en çok şapka çıkarttığım nokta tüm karakterlerin aile bağına verdikleri önem, kendi duygularını hiçe sayabilmeleri. Amca Tommy bir anda denklemden çıkıvermekte bir mahsur görmüyor, içinde fırtınalar kopuyor olması ailesini önde tutmasını geçmiyor. Sonu ise tam bir tahmin edilemezlik, oysa ne tatsız sonlar kurgulamıştım, hiç biri de filme yakışmamıştı.

Bir aile dramı diyebiliriz aslında, savaşın etkilediği bir aile. Savaşın her türlüsüne karşı olduğunu bildiğimiz Jim Sheridan etik/acı/etki sorgulamadığı hiçbir şey bırakmadan herşeye kendi tadında dokunmuş, ve ortaya bu az bağıran, sakinliğiyle burkan film çıkmış. Neredeyse tüm filmlerini izlediğim yönetmen, her seferinde beni bozguna uğratmaktan çekinmiyor ve her seferinde kendisine daha çok bağlanmama sebep oluyor.