2 Ekim 2017 Pazartesi

İçinden Müzik Geçen Filmler No.8: Once

Bu yazı filmin 10. senesine ithafen gelsin.

Yazmadığım zamanlarda çok film izledim ama izlediğimde yazmadan duramadığım bir filme uzun zamandır ilk defa denk geliyorum. Once, düşük bütçeli, prodüksiyonu zahmetsiz, oyuncuları müzisyen, müzikten ibaret bir film. Zor koşullarda yaşayan, müzik sayesinde bir araya gelen iki farklı insanın bir haftalık öyküsü hepi topu. Kadın sokakta gitarıyla şarkı çalan bir adamın müziklerini çok beğenir. Adam kadınla biraz vakit geçirince onun da müzisyen olduğunu öğrenir. Kadın ve adam arkadaş olurlar, birlikte bir grup toplayarak albüm kaydederler.
Nedir bunca insanın beğendiği bu filmde? Benim için cevap: saf duygu. Esas yük müzikte desem, herkese hitap etmeyecek, bana bile duygusal olarak ağır gelen, yine de söz yok -sağlam yapılı müzikler. Tek neden bu olamaz. Filmin belgesel tarzı amatör havası, iddiasız, samimi karakterleri başrolü müzik tutkusuna veriyor. Bir sanat dalına kendini kaptıranların çok iyi tanıyabileceği bir duygu bu. Karakterlerin birbirine olan inancı, her şeyin güzel olacağına dair etraflarında bir hare yaratıyor. -spolier- Bu ilişki bir aşka dönüşemiyor ama çok güzel şeyler yaratıyor. -spoiler-
Arka planda 100 dansçının hoplayıp zıpladığı müzikallerin yeri apayrı (ve kimi zaman çok güzel) ama bu filmi bir müzikal olarak değerlendirmek hoşuma gidiyor. Basitlik ve saflığın bambaşka koşullarda üretilip profesyonellik ve şatafatı kendi sahnesinde yendiğini düşünüyorum. Nitekim filmin sahnelenmiş gerçek bir müzikal versiyonu var. 

Filmin en tatlı sahnesi kadınla adamın bankaya kredi için gidip, bir müzik heveslisinden onay almaları olsa gerek. 


1 Ekim 2017 Pazar

Ryan Gosling No:5, La La Land

Ya çok sevilen, ya da nefret edilen filmlere biri daha eklendi: La La Land. Lise arkadaşımın kibar deyişiyle Kı Kı Kıçım! Bir başka lise arkadaşım Bıçkın da filmin karşısında duranlardan. Oysa ben, Bıkkın filmi izlediğim gece heyecanla doldum ve beğenimi mutlaka paylaşırız diye sabahleyin sabırsızlıkla Bıçkın'a mesaj yolladım. Karşılaştıralım o zaman neden kaynaklanıyor bu farklılık?

Hikaye malumunuz, Los Angeles'da oyuncu olmak isteyen Mia ve kendi caz klubünü kurmak isteyen Sebastian arasındaki aşk hikayesi. Altın çağı geçmişte kalan müzikallere referanslarını esirgemeyen, nostaljiyi buram buram hikayesine işlemiş müzikle dolu bir film. Kız güzel, adam yakışıklı, müzik akıcı. Eh naif aşk hikayelerini de sevmiyor değiliz. "Dün gece birkaç film seyrettim, canım çıktı ağlamaktan" sadece bir şarkı sözü değil. Ancak itiraf etmem gerekirse ilk bir saatte filmi kapatıp tatlı uykuya geçmeyi defalarca düşündüm. Daha önce izlediğim sayısız aşk filmini ve sabah yetişip içine sığmam gereken 8 vagonluyu gözümün önüne getirdim. İlk, sinemada birbirlerinin elini tutunca içim cız etti ve ondan sonra yavaş yavaş hipnozun içine girdim. Ama beni büyüleyen, belki birçok insanı da rahatsız edecek olan son sahne oldu.
Hikayesi naif, eskimiş, çoğu kez inandırıcılıktan uzak bir film insanı nasıl avucunun içine alır? Bunu uzun süre düşündüm: anlatım tarzının güncelliği ve kendine özgülüğü sayesinde. 

Şu an yaşadığımız zamanda yeni hikayeler yok, her şey yeniden üretiliyor. Kalabalıkların arasında kaybolduğumuz, hayal kırıklıkları ile dolu hayatlarımız var. Gerçek dünyayı hasır altı eden, yüzeysel güzelliklerin olduğu sosyal, teknolojik ortamlar var. Gözü biraz açılmış herkes, kendisini kastların yukarısına çıkaracak bir yükselişe ihtiyaç duyuyor: para, güç, şöhret gibi.
Sebastian ve Mia filmin başında yetenekleri, tereddütleri, başarısızlıkları ile herkes gibi iken birbirlerine verdikleri destek ve tabii ki şansın yardımıyla LA şöhretlerine dönüşüyorlar. Bu film idealist bir aşk filmi değil. Her şeyden önce karakterleri ve hayattan beklentileri uyumsuz. Onları yakınlaştıran şey oldukça fonksiyonel: yeteneklerini şöhret etme arzusu. Yanılmıyorsam Banksy'nin şuna benzer bir sözü var: "Dünyada kaybolan yetenekten bol bir şey yok!". Birbirine inanmak aşkı çağıran önemli duygulardan biri.

Bu hiper gerçekçi ortamda rüyalara ve hikayelere ihtiyacımız var. Onları da geçmişten ödünç alıyoruz. Aklımızı alan müzikaller geleceğe dair büyük ideallerin olduğu zamanlarda kurgulandı. Biz artık o hikayelere inanmıyoruz ama nostaljik o kılıkların içine giriyoruz, sonra da hayatımıza geri dönüyoruz. Mia ve Sebastian, Ginger ve Fred gibi dansediyor ama aynı inandırıcılığa ulaşmaları imkansız. Filmin müzikal yapaylığı büyüleyici bir gerçeklik hissi veriyor.
Filmin sonu bu gerçekçiliği katmerliyor. -spoiler- Masallardaki gibi mutlu sona erişiyorlar ama ayrılmış olarak. -spoiler- Filmi izleyince benimle aynı hipnotik etkiyi yaşamamanız olası, etrafımda filmi seven çok kimseye rastlamadım. Benim naçizane fikrim, farklı anlatım denemeleri kadim tarzları taklit etmekten daha değerli. La la land'i bir de bu perspektiften izlemenizi tavsiye ederim.


11 Mart 2013 Pazartesi

Ryan Gosling No.4: Lars and the Real Girl


-Bıkkın'a ozel not: Sonunda yazabildim!-

Dunyanin en guzel insanlarindan olusan kasabaya hosgeldiniz. Her turden her yastan insandan olusan ve ici sevgiyle dolu olan bir yer. Herkes mutlu diyemem ama herkes bir baskasinin mutlulugu icin bir yalani gercek yapabilecek kadar harika.

Lars son derece ice kapanik, bundan rahatsizlik duyar gibi de gorunmeyen, mecbur kalmadikca konusmayan, eglenmeyen, iletisim kurmamayi secen birisi. Hemen dibinde yasayan agabeyi Gus ve agabeyinin esi Karin ile de mesafeyi acarak surdurdugu bir iliskisi var. Onlardan yeterince kacarsa onu unatacaklarini dusunuyor, amaci da o zaten gibi. Ona sevgili adaylari bulma girisimlerini de hep elinin tersiyle itiyor, sanki onun dunyasina vize almak imkansiz gibi bir durum yaratiyor bir noktada. Onu kardesi gibi goren Karin'in iletisime gecme cabalarini ise tereddutsuz reddediyor, yahut tamamiyle mecbur kaldigi icin evet diyor. Lars'in durumuna belki de annelik icguduleriyle en cok uzulen Karin aslinda, bir terslik oldugundan suphelenen tek karakter ve dahasi buna baskalarini inandiramiyor da. 
Hangi nokta oldugunu bizim de kestiremedigimiz bir yerde oglan bu yalnizliga bir dur deme karari aliyor, ya da baskalarinin ona bir yoldas bulma cabalarina, ya da herkesin onu istemedigi seyleri yapmaya zormalasina. En guzelinden tam istedigi gibi bir sevgili ediniyor: Bianca. Brezilya-Danimarka kokenli, tekerlekli sandalyeye mahkum bir misyoner, son derece dindar bir kiz, ailesi o cok kucukken olmus, hatta annesi tipki Lars'in annesi gibi dogumda vefat etmis ve internette tanismislar. Kimilerine gore o bir sisme bebek ama dogru degil, tum kasaba inanmiyor buna siz neden inanasiniz ki zaten?
Lars'in dunya ile iletisime gecme sebebi iste bu kiz oluyor. Konusamiyor, hareket edemiyor ya da gercek bir insan bile degil ama Lars icin gercek ve kasaba bir sevgi yeri oldugu icin bu durumu kabulleniyorlar. Lars'in Bianca geldikten sonraki degisimi inanilmaz zira, konuskan, aktif, insan icine karisan ve hatta kendi de fark etmeden asik olan... Lars'in bu yardim cigligina kayitsiz kalmiyorlar ve Bianca'ya gercek bir insan gibi davraniyorlar. Saclarini kesiyorlar, okula goturuyorlar, hastenede yardim islerinde gorevlendiriyorlar, sohbet ediyorlar... Lars ise tum bu olan biteni sevimli bir halde izliyor. Kardesiyle kopusu, babasiyla olan sorunlari, tum bu gercek disiligin hayata gecmesini tetikleyen Karin'in dogumda olebilecegi korkusu... Bize tum bunlari o kadar sakin, yavas ve alttan alta veriyorlar ki karakterleri sevmemek elinizde degil. Aslinda Lars'in tum bu durumunu tetikleyen belki de herkese duydugu ama asla gostermedigi sevgi ve sorumluluk. Yillarin battaniyesinden ufaklik usumesin diye bir kac gunlugune vazgececek kadar cok deger veriyor aslinda cevresine. Hep umursanmamanin getirdigi yaralari tasiyor uzerinde, daha da kotusu bunun farkinda bile degil. Umursandiginda bunu anlayamayacak kadar kabuguna cekilmis.
Filmin en onemli karakterlerinden biri doktor tabii... Psikologlugunu saklayarak yapmak zorunda kalan, tum olayi Bianca'ya uygulanan bir tedavi seklinde gostermek durumunda, haliyle klasik doktor/hasta iliskisinin sınırlarını bozan bir terapi sistemi uyguluyor. Doktorlarin kendinden bahsetmeme kavramini yerle bir ediyor ve kadinin uzuntulerini de paylasiyor. Doktorun kendisine gosterdigi saygi ve iyilestirme yontemi tam ona gore. Lars'in acilabildigi ikinci insan. En cok konustugu, kendini anlatabildigi ve dinledigi insan Bianca ise Lars'in bu acilimina kayitsiz kalmiyor hafiften gerceklige asik olmaya baslayan Lars'a bir guzellik yapip yavas yavas olmeye basliyor. 
Filmin en guzel karelerinden bazilari burada, gercek bir cenaze toreni, uzulen insanlar... Lars icin degil hayatlarina gelen renk icin belki, belki de gercekten Bianca icin. Biz camin bu tarafinda basbayagi uzgun gozlerle izliyoruz olan biteni, bir yalana inanmayi coktan tercih etmisiz ve Lars'i oldugu gibi kucaklamisiz zaten...

Utopik bir sevgi cemberi. Bir insan bu kadar sevildigini hissetmek icin neler vermez... Yadirgasalar da yargilamayan. Ustelik de bu sevgiyi hissettirmeden gosterecek kadar yogun ve guzel insanlar tarafindan geliyorsa. Cok kisi o kasabaya tasinmak istemistir sonunda muhtemelen, o guzel insanlarla bir kez olsun yollarini kesistirmeyi, oyle insanlar bulmaya calismislardir cevrelerinde. Bir kismimiz bulmustur belki, her turlu yardim cagrimiza kosturuveren, bizi sevgileriyle canimizi yakmadan sarip sarmalayan insanlar. Bulamayanlar icin umut hep var, oyle insanlar var iste, kaybetmeyin o guzelligi diyor film, en azindan ben oyle anlamayi tercih ediyorum. Umut var ve umut guzel...

2 Mart 2013 Cumartesi

Hayallerim, Askim ve Sen: Ruby Sparks

Her insan hayalinde birini sever sanirim, o en mukemmeldir. Benim mukemmelim bir baskasinin mukemmelinden de fersah fersah uzaktadir muhtemelen. Iste film bunun uzerine sekillendirmis kendini. Mukemmelin gercek olsa ne kadar mukemmel olurdu sorusunun cevresinde dolaniyor, o muhtesem insanin kendi karakteri oldugu gercegiyle yuzlesmeyi cok tatli bir dille anlatiyor. Bir yonuyle kisinin kendi egosunu bir yana birakmasi, ya da gunumuz diliyle gercek ama cok gercek aski bulmasini izliyoruz.
Adamimiz tikanma yasayan bir yazar, soylenmesi yasak olsa da o bir dahi, en azindan bir zamanlar oyleymis. 19 yasinda liseyi birakip kitap yazmis, o kitap da modern klasiklerden biri olmus. Filmin diger yazar karakterlerinden ayrilan en guzel yani o salasligin ortadan kaldirilmasi. Zaten modern bir klasik yazdigi icin parayla sorunu yok, dolayisiyla yazma konusundaki baski sadece yayincidan ve kendisinden geliyor. Karnini doyurmak icin yazmak zorunda olmayan biri yaparak hos bir detay vermisler bize. Aradan 10 yil gecmis, daha da tek kelime yazamamis sonrasinda. 

Psikiyatristi kopegiyle ilgili bir sayfa kompozisyon yazmasini istiyor, adam onun yerine konunun form degistirmis halini ruya olarak gorup 300 sayfalik kitap yaziyor. Iste biz de bu kitabin gelisimini gor(m)uyoruz! Elbette bu kadar basit degil, bize gelisiminden ziyade bir adim sonrasini anlatiyor film.

Ruyasinda gordugu kizla sadece sohbet ediyor ve kiza asik oluyor. Evinde tuhaf tuhaf kadin esyalari bulmaya basliyor ve elbette her akilli insanin dusunecegi uzere kopeginin yan komsudan caldigini dusunuyor, o yuzden de banyo malzemelerini ecza dolabinda bulmasi az da olsa kafasini karistiriyor. Kafasi yeterinde karisik oldugundan konu ustunde durmuyor tabii... Sonra bir gun uyaniyor ve kiz oglanin evinde ona yumurta hazirliyor. Kafayi yedigini dusunen oglan yine her akli basinda insanin yapacagi uzere kendini sokaga atiyor, yanina kizi da aliyor, kimsenin kizi gormedigini anlayinca kendini delirmis olduguna iyice ikna etmek gibi bir plani isleme sokuyor ve elinde patliyor. Bir sekilde kizi herkes gorebiliyor ve oglan tam o anda hayallerinin kizinin kendisine asik bir sekilde karsisinda dikildigini anliyor. 
Eh tabii bundan sonrasi dolu dolu bir ask, ne de olsa o hayallerindeki kiz, ve hatta uzerine kitap yazip tum karakterini gayet detayli sekillendirdigi insan. Bir nevi Tanri'yi oynama durumu yani. Kiz hakkinda ne yazarsa olacagi icin oglan baska akilli bir hamleyle yazmayi birakiyor, yaratmis oldugu bir karakter olsa bile Ruby artik gercek bir kisilik ve oglanin buna mudahale etmeye hakki yok... Oglan kizi kende "yaratmis" oldugu icin devamli bir gerginlik halinde. Sonrasinda bir takim olaylardan geciyoruz, kiz oglandan sogumaya basliyor.
Hepimize olacagi uzere kafasinda yarattigi karakter tarafindan dahi terk edilme yoluna girdigini anlayan ve bunu sindiremeyen oglan bir anda elindeki gucu devreye sokuyor ve Ruby'de ufak tefek duzeltmeler yapiyor. 

Ruby v2 son derece ihtiyac halinde. Cevresinde oglan olmadan rahat edemiyor, devamli agliyor ve ozluyor. Bu sahneler nefis. Hani su dalga gectigimiz yapiskanlik haline kahkahalarla gulerken buluyorsunuz kendinizi. Ruby'nin bu yeni halinin eski halinden bile uzuntulu oldugunu fark edip elindeki gucu tekrar ortaya cikariyor veeee, beklenen olmuyor. Oglan eski Ruby yerine yeni bir Ruby daha yaziyor, mutlu olan versiyon. Ama ufak bir detayi atliyor, bu Ruby v3 devamli mutlu. Baska hicbir sey hissetmiyor. Sadece guluyor, guluyor, guluyor. Buna da katlanamayinca biraz da akil alarak eski Ruby'nin kendini terk etme pahasina geri gelmesine karar veriyor. 
Bir sure daha bu sekilde takildiktan sonra filmde genel olarak pis, uyuz, adi olarak adlandirilan eski sevgiliyle tanisiyoruz. Esasinda cok gercekci bir kiz ve filmin en vurucu sozunu soyluyor: "sen kendinle iliski yasamak istedin, ben de sana bu firsati verdim"... Iste oglanin Ruby ile yaptigi da tam olarak bu. Ruby tam istedigi gibi olmadikca onu egip bukuyor, buktukce tadi kaciyor, bir turlu ayari tutturamiyor. Kendi karakterine biraktiginda da hep bir terk edilme korkusuna yenik dusuyor.

En sonunda Ruby'ye gercegi son derece acimasiz ve asagilayici bir sekilde acikliyor ve kendini iyice Tanri yerine koydugunu o zaman anliyoruz. Ve sonrasi terk edilen insan ruh hali, zevk alamama, ozleme, ozleme ve ozleme. Filmin sonu ise cok guzel ve umut veren cinsten. Aslinda filmin geneli umut veren cinsten, mutlu ediyor, huzunlendiriyor, sonra yine mutlu ediyor ve sizi bu dongude cevirip duruyor.
Tum filmi bir erkegin elinden ciktigini dusunerek izledim, sonunda basroldeki kizin yazdigini gorunce neden bilmiyorum ayri bir sevinc olustu. Belki o erkeklerin sikayet ettigi tum asiriliklarin farkindaymisiz da hep gormezden gelmeyi secmisiz kavramini ortaya koydugu icindir, ya da tum tersliklerine ragmen hep bir umut tasidigi icin... J.D.Salinger'a yaptigi saygi durusunu da es gecmiyoruz tabii. Bu blogun her iki yazarinin da uzerinde hop diye anlasabilecegi belki tek yazar ve filmde oyle guzel aniliyor ki... Karakter yaratmayi biz ondan ogrendik, karakterler onun mirekkebinde hayat gecti...

Yazinin sonu da filmden gelsin:
-Kopeginin adi ne?
+Scotty. F. Scott Fitzgerald'dan geliyor.
-Kim?
+F. Scott Fitzgerald... Great Gatsby? Hadi canim hic duymamis olamazsin?
-Duymadim ama onemli degil. Sence bu saygisizlik degil mi?
+Buyur?
-Kopegine onun adini vermek. Biraz saygisizca. Dusunsene sen bir yazarsin mesela. Adamin da harika oldugunu dusunuyorsun sonra da kopegine onun adini veriyorsun. Boylelikle ona tasma takmis gibi oluyorsun, ona bagirabiliyorsun, ve kendini ustun hissedebiliyorsun. Hayran oldugun kisiligi yok ediyorsun, super valla...

Paul Dano'yu ozlemisiz bir de...

5 Ekim 2012 Cuma

Ryan Gosling No.3: Blue Valentine


Uzun zamandır izlemekten kaçıyordum, hem de bucak bucak. Geminin kızlarıyla sinema gecesi yapmak kötü bir fikirmiş, evet. Günün tüm mutluluğunu ve huzurunu silip göğsümüze bir taş atıp gitti, hem de bunu bile isteye yaptı bu film...

Tükenen bir aşkın hikayesi. Neden ve nasıl tükendiği sizin hayal gücünüze bırakılmış. Adamın aşırı sevgisi ve nefes aldırmamasından tutun da kızın hep bir beklenti içinde olmasına dek canınız ne isterse o tabloya oturtabiliyorsunuz. Filmin bu muğlaklığı sonuna dek sürdürmesi ve bize ciddi anlamda bir ipucu vermemesi takdire şayan.
Filmin ne kadar üzücü olduğunu anlamamız için bizi alıyorlar geçmişlerine götürüyorlar. Hani herkesin mutlu ve genç olduğu günlere. Bu ikilinin tanışmasına ve aşık olmasına. Coşkularına ve hüzünlerine... 

Ama esas yaralayıcı olan birbirlerine bakışlarına, gülüşmelerine, sevgilerine götürüyorlar. Birbirlerine doyamamalarından, öpüşmelerinden alıp, birbirlerine dokunamayan çifte getiriyorlar. Sevişmeyi bile görev haline getiren, ruhun ortadan kalktığı günlere... Bunu da o kadar acımasız bir geçmiş/gelecek kurgusuyla yapıyorlar ki, hani alsalar bu filmi düze çevirseler belki de taşın yükü hafifleyecek. Bu çiftin yavaş yavaş birbirini bitirişini gözümüze soksalar belki de dağlanmayacağız bu kadar... 
Yönetmenin ve senaristlerin cesaretini bu noktada kabullenmemek mümkün değil, tamamen ters yüz etmek için yapılmış filmde bunu basbayağı başardılar, ve bununla da kalmadılar... En en kötüsü, ağlatmadılar bizi, keşke iki damla yaş akıtsalardı, ne bileyim biri diğerini öldürseydi, bu kadar kibar olmasalardı, ihanet etselerdi, esip gürlemenin cılkını çıkarsalardı... Ama hayır, onlar sakin sakin tükendiler, bizi yanlarına alarak hem de...
Film burukluğunu o kadar güzel kurguluyor ki... Günümüz renksiz, soluk, mutsuz... Geçmiş kırmızılarla mavilerle sarılarla bezeli, capcanlı, rengarenk ve ahenkli... Omuz kamerası geçmişte hep bir hareket halinde, sanki biz de bu çiftle beraber şarki söylüyor, hatta gecenin bir yarısı çiçekten yapılma bir kalbin önünde, ulu orta sokakta dans ediyormuşuz gibi... Sonra bir anda renkler matlaşıyor, günümüz gerçekliğine dönüyoruz. 
Ne olurdu acaba geçmiş renksiz ve yalan, günümüz ise aydınlık olsa? Bu izlediğimiz gelecek, kötü bir rüyadan daha öte bi'şey olmasa? Masallara hala inanmayı istemek çok mu ayıp? Böyle ilişkilerin bile eriyip gideceğini yüzümüze vurmak çok mu iyi? Bir de bunu bu kadar güzel bir filmle yapmak acımasızlık değil de ne şimdi? Bizi bu kadar kırık dökük bırakmaya, bunu da yaparken de onları hala sevmemizi sağlamaya, yetinmeyip son jenerikte bile bizi üzmeye ne hakları var değil mi? 

2 Ekim 2012 Salı

Tek Sahne No.3: 50/50


Film bir kanser hastasinin, hastaligiyla yuzlesme surecini bizi somurmeden, yemeden, delirtmeden anlatiyor. Ama adi ustunde tek sahneden bahsedecegim, digerlerinden tek farkla: Ilk kez su tek sahnelerde esasinda tumunu sevdigim bir film var...

Sahne kanser hastasi oglanin arkadasinin sarhos olmasi ve onu evine birakmasiyla aciliyor. Oglanin en zor donemleri, kafaca yorgun, bedenen daha da yorgun. Onune gelene catmakta, ustelik kendini hakli da gormekte. Bir de ustune yaptigi hir gure uzulmekte.. O esnada arkadasinin banyosinda elini yikarken tuvalet kitabini goruyor: Kansere Karsi Omuz Omuza, her sayfasi okunmus, onemli gorulen yerlerin alti cizilmis, notlar alinmis.

Oysa o ana kadar arkadasin bize yansimasi tamamen umursamaz, dilbaz ve ucari ve hatta lakayt seklindeydi. Iste tam bu ana "Boyle arkadasi olan bir insan zengindir be" diyebiliriz sanirim -ki oglan da bu sahnenin uzerine bariz sakinliyor...

Arkadasin oglani korumaci tavirlari, her yaptigi hircinliga makul yaklasimlari, bunu da belli etmeden gizlice ve sakince yapisi bir anda ete kemige burunuyor ve bunu da oglanin gozlerinde goruyoruz.

Arkadasligi yucelten filmleri seviyorum ya, boyle sahneler olsun filmelerde istiyorum... Bir de boyle insanlar olsun cevremde, belli etmeden hayatimi bilsinler, korusunlar ve kollasinlar... Cok cok guzel be...

10 Mart 2012 Cumartesi

Beginners

Bir kisinin hayati ve bosluklarini doldurmasi hakkinda uc noktali bir film. Babasini kaybetmesinin ardindan hayatina yerinde saymak seklinde devam eden 38 yasindaki bir adamin korkarak asik olmasini izliyoruz. Bunu da babasi ve annesi ile olan iliskilerine atiflarla surduruyorlar.
"Hayir benim kanserim 4.evre ve bir sonrasi yok degil, 3 evrenin ustesinden gelmis o kadar"
Esas oglan babasinin gey ve son evre kanseri oldugunu ogreniyor. Yillarca annesiyle evli kalan babasinin durumunu yadirgamaktan ziyade bunca zaman nasil dayandigini anlamaya calisiyor bu noktada. Her zaman anne ve babasi arasinda bir sogukluk oldugunu fark etmis olmasina ragmen elbette babasinin gey oldugunu hic dusunmemis. Bir anda gecmisi daha mantikli gelmeye basliyor. Onca zaman kendi karakteriyle ve ne olduguyla mucadele eden babasini daha da cok seviyor belki de. Cocukluguna dair anilarinda babasi hic yok gibi zaten. Sadece evden giderken annesini opup cikan bir adam goruntusu var kafasinda. 
"Hadi ama, daha iyisini yapabilirsin"
Annesi ise muhtemelen birbirlerini hic de sevmedikleri bir adamla yillar yillar boyu evli kalmis, kanserden son derece hizli olen bir kadin. Cocuguyla iliskisi sevimli ve degisik. Oldukca durust ve dobra bir kadin gibi bir ani var oglanin kafasinda. Bol miktarda saka yapmaktan geri kalmiyorlar ama annesinin biraz tuhaf bir kadin oldugunu dusundugunu goruyoruz. Cocugu hayali silahla vuruyor ve sonra da duzgun olemedigi icin elestiriyor. Arabayla nereden gitmek isterlerse gidiyorlar, muzede tablo anlatan kadinin dibinde bitiyor sirf deli etmek icin. Ama sanki bu dunyada degil akli, baska yerlerdeymis gibi bir havasi var annenin.
"Neden beni ziyaret etmedin?"
Film babasinin olumunden sonra oglanin esyalarini atisiyla basliyor. Oyle acimadan atiyor ki esyalari babasiyla arasinda kotu bir seyler gectigini dusunuyorsunuz dogrudan. Oysa aralarinda derin bir sevgi bagi varmis megerse, onun acisiymis o esya atislarda bize yansiyan. Babasi gey oldugunu acikladiktan sonra son derece aktif bir sekilde gey sivil toplum kuruluslarinda yer almaya basliyor. Genc bir sevgili buluyor, aslinda asik oluyor. Genc adam da ona asik oluyor ve birlikte yasamaya basliyorlar. Adam bir anda kendini yeni bulmuscasina mutluyken kanser oldugunu ogreniyor. Son evredeki hastaligini cok insandan sakliyor, ya da en basitinden paylasmiyor. Kalan zamanini en iyi sekilde degerlendirme derdinde ve oglunun da kendi hissettigi mutlulugu hissetmesi icin elinden geleni yapiyor. Olurken bile o sevgi bagini hissettiriyor film size. Zaten oldukten cok sonra babasinin sevgilisine isi dusup gittigindeki konusma laf onu iki kat uzuyor.
- Gey oldugum icin beni hic ziyaret etmedin degil mi?
+ Hayir babam seni cok sevdigi icin...
"Beni babanin yerine mi koyuyorsun?"
Babasinin olumunun uzerine agir depresyona giren adamimiz bir partide asik oluyor. Kiz bir oyuncu ve Fransiz. Gelecegi dusunmeden yasayan ama cok kendine yakin bir kiz. Babasinin boslugunu kizla doldurmaya calisiyor. Kiz aldigi yukun farkinda ve hazir olmadigini dusunuyor. Bunu oglanla paylastiginda nereden cikariyorsun cevabi yerine "Bunu kaldiramayacaksan ayrilalim" cevabini aliyor. Tamam ayrilalim lafini bile bitiremiyor kiz, "Ben bitirmeye hazir degilim" diyebiliyor sadece. Ama ne zaman ki ayni eve tasiniyorlar, bir terslik oldugunu goruyorlar. Tersligi asamayan yine oglan tarafi oluyor ve ayriliyorlar. Bu bolumler cok guzel anlatilmis. Kizi bir turlu aklindan atamayan oglan bu kez sevdiginin pesinden gitmeye karar veriyor ve ilk aradiginda hemen soruyor kiz: "Neden hep terk ediyorsun?"... Oglan kendini hakli cikartmaya ugrasmiyor bile: "Ayrilicagimiza ve bunu yurumeyecegine olan inancim bitirdi bizi, bitmeyecekse de ben bitirmek icin ugrastim resmen"... 
Sonrasi size birakilmis, ben mutlu bitirdim tum hikayeyi kafamda. Yurutebileceklerine inandim, her ikisi de sakin ve kendi halindeki iki karakteri nedense cok uyusturdum. Sanki mutlulugun birbirlerinden gececegini dusundum. Sanki oglan babasini boslugunu, annesinin baska bir boyuta olan yolculugunu, kiz da baba sorunlarini asabilecekmis gibi kurguladim kafamda. Isin tuhafi sanirim ilk kez bu filmde bu beni hic rahatsiz etmedi. Karakterler o kadar hos kurgulanmis ki nereye koysaniz oluyor.
Filmin fotograf kareleriyle anlatim tarzi, atlamalari, zamanda ileri geri halleri, oglanin cizimleri ve ignelemeleri, grafiti farkindalik eylemi, babasinin aktivistligi, oglanin cizgili kazaklari, hem babanin hem de oglanin asklari, askin genel duygusu hepsi cok cok hos olmus. Su gibi akip gidiyor film. Baslangiclarini cok guzel yapan bir gup guzel insan sizi de mutlu ediyor ve belki de umutlandiriyor ayni anda... Cok gergin bir film bekliyordum belki de, oysa film son derece umutlu... Kopegin hakkini da teslim ederek bitirelim: "150 kelime kadar insan dili konusabiliyorum ama anlamlarini bilmiyorum".

10 Şubat 2012 Cuma

Zenne

Neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Filmi daha demin izledim ve muhtemelen nasıl hislendiğimi yine ifade edemeyeceğim.

Bu film hakkında okumaktan, izlemekten ve duymaktan kaçındım, sanki hiçbir şey bilmeden izlersem daha güzel olacağını düşündüm. Ne sonunu ne de kimi anlattığını biliyordum. Açık söyleyeyim iyi ki de böyle yapmışım. Sonu bilinmezliklerle dolu bir gerilimdi benim için, içimi öylesine acıttı ki anlatamam. O son resmi görene dek, hani şu gazetelerde çıkan resmi, kim olduğunu bile bilmiyordum Ahmet'in ya da bizim bildiğimiz şekliyle Ahmet Y.'nin. Devamlı olarak Can'a bir terslik olacak diye izledim filmi. Ahmet'in ailesi yan konunun esas konuyu ele geçirmesi gibiydi. 
Filmin konusu sakin. Can bir zenne ve dansına hayran olan Alman bir fotoğrafçı onu model olarak kullanmak istiyor. Can'ın çevresinde dolaşan bir arkadaşı var, çekingen biraz, Ahmet. Sonra bu üçü arkadaş oluyor, ikisi sevgili. Askerliğe gitmemeye çalışmalarını anlatıyor film, onların gerginliklerini, yaşadıkları zorlukları... Böyle film gibi değil ama, doğal akışında. Belgesel gibi de değil, kurguların farkına vardırıyor izlerken. Zaten filmin en büyük başarısı bu belki de, herkes o kadar rol yapmıyor gibi ki, sanki her olay başlarından geçmişçesine. 
Ahmet'in arayışını sonlandırdığı kişi Alman fotoğrafçı. Yaşça Ahmet'ten çok büyük ama aralarında  çok enteresan bir bağ gelişiyor. Aşk mı güven mi bilemiyorum, ama onlar bir şekilde hem de hemen bağlanıyorlar. Danny'nin geçmişinde bir olay var ve bundan azap çekiyor, belki Ahmet bunu yok eden kişi oluyor onun için. Sonra da bunu tekrarlayan. En çok acı çeken karakter belki de aslında Danny. Yabancı bir ülkede, bambaşka bir kültüre sevdalanıyor...
Aile müthiş bir konu filmde. Can'ın tüm ailesi ona sahip çıkar ve onu desteklerken, Ahmet tamamen kendi içinde yaşıyor hepsini. Sadece kız kardeşi ve Can destek ona. Can'ın annesi de teyzesi de harika insanlar. Müthiş bir destek ve sahiplenme... Can'ı askere göndermeyen annesi, evi paylaştığı teyzesi var. Teyze evlenip boşanmış, gey konuşmalarını dinlemekten hoşlanmıyor olması onun duruma karşı olduğunu kesinlikle göstermiyor. Kimse yeğeninin askere gitmemek için hangi şekillerde resim çektirmesi gerektiğini dinlemek istemez sanırım. 

Can'ın annesi asker kocasını şehit vermiş, diğer oğlu ise psikolojik sorunlarla gelmiş askerden. Can'ı askere gitmekten alıkoyan en büyük sebep anne. Oğulları için kendi hayatından vazgeçmiş, her iki oğlunu da çok seviyor. Oğlunu askere göndermemek uğruna görmekten vazgeçecek kadar çok seviyor hem de. 

Ahmet'in annesinden ise tüm film boyu nefret ediyorsunuz. Babasına içiniz acıyor. Kendini öldürmeyi dahi başaramayan baba annenin tüm sözleri altında devamlı bir ezilme halinde. Anne tam bir otorite figürü ve Ahmet'in kaçma sebebi. Her an tüm dünyayı kontrolü altında tutmak isteyen, duygularının varlığından dahi emin olamadığınız bir kadın. 
Ahmet ise gey olduğu için özür dileyen bir insan evladı. Kendi duygularına gem vuramadığı için kendini suçluyor. Ama ne olduğunu biliyor ve bunu reddetmiyor. Ailesine açıklamak ise en büyük korkusu, bunu bize öyle güzel hissettiriyor ki babasını aradığında biz de onunla beraber ağlıyoruz.
Askerlik filmin başrollerinden biri. Neden gitmek istemediklerini öyle acımasızca gösterdiler ki bize, o anda tüm o doktorlardan nefret ettik. Hiç bir insan evladı o aşağılamaları hak etmez. Amacı nefret ettirmek mi yoksa empati kurdurmak mı bilemiyorum ama doktorların yaklaşımını düşündükçe televizyona terlik fırlatma isteğim artıyor.
Fakat filmin en güzel yanlarından biri hiç kimseyi dış görünüşüyle yargılamamamız gerektiğini bize çaat diye göstermesi. Teyzenin sevgilisi -ki son derece tekinsiz bir hali var- bir sevgi insanı. Can'ı, Ahmet'i, Danny'yi, teyzeyi gerçekten seven ve bunu göstermeye dahi gerek duymayan bir insan. Kirayı ödediği için kızan teyzeye "Seni seviyorum, ne var ödememde" demek yerine "Ben de burada yaşıyorum, uyuyorum, yiyorum, içiyorum, ne var yani!!!" şeklinde bağırıp kapıyı çekip çıkan, Ahmet'e dayılananlara "Bana bak koçum, benimle dalaşmak ister misin?" diyen bir tip. Teyzeyle evlenmek isteyen, onu sevdiğini her an hissttiğimiz, hani keşke bizim de böyle bir eniştemiz olsa diyeceğiniz bir insan. Sıcacık ve doğal.

Ailecek delicesine sevdik bu filmi. Yaş, bakış açılarındaki farklılık, jenerasyon değişimi hiç etki etmedi, bir nevi kurşun geçirmez duygu geçirir enfes bir film kısacası. Aileyle beraber izlemiyor olsaydım açık söylüyorum yarım saate yakın ağlardım. Bunu da zerrece duygu sömürüsüne başvurmadan yapmışlar ya ellerinden alınlarından yanaklarından öpmek lazım. Film biteli 1 saate yakın oldu, ve tüm bu süre boyunca filmden başka bir şey düşünemez haldeyim, boğazımda bir yumru var ve gitmiyor. Hayallerim, Takıntılarım ve Diğerleri filmlerimin baş köşesine itinayla kuruldu ve uzunca bir süre tahtını kimselere bırakacağını sanmıyorum.

8 Şubat 2012 Çarşamba

The Art of Getting By

Kendi keyfine göre üşengeçliğin kitabını yazan bir film var bu sefer. Esas oğlanımız dünyanın en umursamaz insanlarından biri. Esas kızımız ise kendi hayatına bakan bir tip. Lise son sınıftalar. 

Oğlan kimseyle konuşmayan, son derece zeki, bir o kadar entellektüel, arkadaşlarla ve de kızlarla pek işi olmayan ve delicesine çizim yapan bir tip. Ödevlerini yapmayı reddediyor ve kendince bunu sebepsiz de yapmıyor: "Yahu ölüp gideceğiz zaten, ne demeye uğraşayım?". Bu genel geçer ergenlik krizi gibi görünebilecek sözü hayatının merkezine öyle güzel oturtmuş ve zekasıyla da kendini öyle bir haklı çıkartıyor ki öğretmenleri bile buna karşı çıkamıyor: "Üzgünüm hocam depresyondaydım ödevimi yapmayı canım istemedi"... Ödevler filmde çok önemli bir yer tutuyor, filmin önceki adının da Ödev olmasının sebebi bu olsa gerek.
Çocuğun son sınıf olması ve zekası müdürle bir yakınlık kurdurmuş geçmişte. Müdür onu çekiyor ve de çeviriyor. Bir nevi az da olsa boyunduruğuna girdiği tek otorite. Bunu da muhtemelen müdürü mantıklı bulmasından kabulleniyor, müdür hiçbir şeyi dayatmıyor ve devamlı seçenek sunuyor oğlana: Ya bir daha okul bahçesinde sigara içmezsin, ya da sana resmi uyarı veririm. Ya mezun mihmandarlığını kabul edersin ya da sana okulu kırmaktan ve ödev yapmamaktan uzaklaştırma veririm. Ya ödevlerinin tamamını 3 hafta içinde yaparsın ya da diplomayı unutursun, seçim senin.
Edebiyat dersinde verilen kitabı okul için değil istediği için okuyan ve tek bir kişinin bile anlamadığı kitaba bambaşka bir açıdan bakan ve belki yıllar önce okuduğu kitabın detaylarını hatırlayan bir çocuktan
bahsediyoruz neticede.

Her türlü otoriteye acımasızca karşı gelirken bir kıza yardımcı oluveriyor. Kız "Neden bana yardım ettin?" dediğinde "Amaaaan ben alışkınım, zaten otoriteyle uğraşma konusunda da epey deneyimliyim, şimdi sen üzülürsün filan diye düşündüm" diyor. Kız sonra oğlanın peşine düşüyor. Kız oğlanı sözde arkadaş olarak görürken -kullanırken-, oğlan kıza aşık oluveriyor. Konu dallanıyor ve budaklanıyor epeyce bir aşk filmine dönüşüyor ve oğlan kızı bırakıyor. Daha doğrusu hayatından elini eteğini -oğlanın durumunda pardösüsünü- çekiyor. Yalnız kalmaya alışkın olmayan kız teselliyi başka kollarda arıyor, aradığını da elbet buluyor. 
O esnada oğlan yine ağır depresyona giriyor ve tamamen nihilist bir yaklaşıma giriyor. Tam da depresyondayken yapacağınız şeyleri yapıyor aslında: Aynı şarkıyı on yüz bin milyon kez dinliyor, elinde olsa yatağından da çıkmayacak ama devam etmek zorunda olduğu bir okulu var, zaten idealleri uğruna reddettiği ödevlerin varlığını bile unutuyor, konuşmuyor, yemiyor... Derken -ki oğlanın Türk olduğundan bayağı bir şüphelenmeye başladığım nokta da tam buraya denk geliyor- evin elden gittiğinin ve annesini mutlu etmenin tek yolunun mezun olmasından geçtiğini görüyor ve yumurtanın kapıya sıkışmasıyla kalan üç haftada deliler gibi derslere sarıyor, bu sırada kıza olan düşkünlüğü de gidiyor. Unutulmayı hazmedemeyen kız geri dönüyor ve peri masalından daha tatlı bir şekilde filmimiz sonlanıyor.
Film boyunca bu çocuk niye böyle olmuş filan gibi detayları görmüyoruz, film bize sadece bugünü sunuyor. Ne annesinin babasından neden boşandığını, neden çocuğun bir anda ölümü fark ettiğini görmüyoruz. Bu yönü çokça takdir edilesi olmuş. 

Müzikler her ana tam oturmuş. Oğlanın çizime düşkünlüğü pek güzel. Film romantizme çok göz kırpsa da doyumsuz gençliğe daha yakın temas halinde. Renkleri, çekimi, oğlan ve kız hepsi ayrı ayrı güzel... Kısacası böyle hafif gibi, insanın vaktinin güzel geçmesini sağlayan mis gibi bir film olmuş. Filmi romantik komedi, "aman da canım her türlü sistem eleştirisini yaparken bir anda o akıntıya giriveriyor, olur mu böyle" şeklinde okumak mümkün, ama benim gözümde gayet 17-18 yaşındaki iki gencin kendi dünyalarında yaşamalarını anlatıyor.

27 Aralık 2011 Salı

Made In Dagenham

Ingilizler isci filmleri yapmayi cok iyi biliyorlar efendim. Nice ayni konuyu isleyen filmler izledik  ama su neredeyse 2 saat suren filmde aldigim keyfi bir tek Ken Loach filmlerinden aldim... Ah o da nesi, o da bir Ingiliz!
Bir araba fabrikasinin dokuma bolumundeki kadinlarin cifte standart hadisesini yok edisleri en azindan buna calismalarini konu aliyor film. Usta baslarinin yardimiyla son derece cetin bir sekilde haklari icin ugrasmalarini izliyoruz.
Filmimizin ana karakteri evli ve de cocuklu, calisan bir kadin. Oldukca zeki ve cok laf yapan bir agizi var, ki bu da kendisini kisa surede isci liderligine goturuyor... Kadinlardan yapilacak kesintiler ve fazla mesai verilmemesi, daha da beteri yaptiklari isin hor gorulmesi yeter artik noktasina getiriyor ve fabrikayla pazarliga girisiyorlar. Fabrika araya sendikayi sokarak durumu idare etmeye calisiyor. Idare etmek dedim ama daha ziyade ne sis yansin ne kebap, kapitalizm cok yasasin ve en cok ben kazanayim isciler de hic umrumda olmasin seklinde bir idare edis bicimleri var. Dunyanin en buyuk guclerinden biri olan kadinlari fazlaca hafife aliyorlar kisacasi.
Kadinlar madem oyle diyerek greve gidiyorlar. Nasil grev yapilacagini da pek bilmeyen bir grup kadin yavas yavas orgutlenip birbirlerine de tam destek olmaya basliyorlar. Tabii fabrika ve sendika olayin gidisatindan hic memnun olmayarak daha cok ezmeye calisiyor. Kadinlar evleriyle de sorunlar yasamaya basliyorlar, bir kisim kocalar destek olmak bir yana tamamen karsi dururken, buyukce bir kisim da cekingen oy kullaniyor: "Sen bilirsin ama bence bu ise cok da karisma"...
Cesitli aile ve is hikayelerinin sonunda is inada biniyor ve baskentin yolunu tutuyorlar. Fabrika ve sendikanin inanilmaz buyuk rusvetler ve de tehditlerle kendi saflarina cekmeye calistiklari bakanin kadin olusu hadiseyi tumuyle degistiriyor ve yasasin kadinlarin hakli mucadelesi seklinde son derece mutlu oluyoruz.
Filmin en guzel ve benzerlerinden ayiran yanlarindan biri o vahsi ya da cadaloz, tuttugunu koparan, cok konusan, konusarak yoran karakterlerin hic birini barindirmamasi. Isci liderligine cok da isteyerek gelmeyen kadin, isin hakkini verirken delilerce bagirip cagirmiyor, her isi zekasiyla halletmeye calisiyor. Dengesini bozan durumlar da oluyor elbette ama hayat arkadasi, yoldasi yani kocasinin ve bir de idealist ustabasinin destegini yolun cok buyuk bir bolumunde gormesi onu hep daha cesaretli yapiyor. Ara ara catirdamalar olsa da kocasi yorenin en ileri goruslu kisisi, bunu yansitmiyor olusu durumu degistirmiyor benim gozumde. Kac tane koca karisi eyleme gitsin diye evin tum camasir, bulasik ve de cocuk bakimini ustlenir ki?
Renkleri cok guzel bir de filmin. Muhabbetleri bildiimiz kadin muhabbeti, elbisen de cok guzelmis nereden aldin diyorlar yahu daha ne olsun... Herhangi bir isci filmi olarak izlenmemesi gereken, son derece sakin ve bir o kadar da hakli bir konusu ve de ilerleyisi var. Sendikanin buyuk sirketlere calistiginin altini cizmekten geri durmayarak da gercekten iscilerin yaninda oldugunu kanitlayan nadir filmlerden. Oyunculuklarin tavana vurmasi, Ingiliz esprileri, muhabetler, depresyonlar, neseler... her seyin icice gecmesiyle cok guzel bir film olmus...

LDR No.2: Like Crazy

-Turkce karakterlerim intihar ettikler... Boyle noktasiz filan idare mecburen....-

Kendi kendilerini ve de bunu kullanarak iliskilerini katleden gencecik bir ciftin oykusune konuk oluyoruz.

Universitede tanisan ve asik olan bir ciftimiz var. Asklari oylesine guzel ki, var olduguna inanmamak elde degil. Bu askin bir yani Ingiliz, diger yani Amerikali. Elmanin tek yarisi digerine tutanabilmek adina vize ihlali yapinca evine postalaniyor ve filmin esas zorlu gunleri bu noktada basliyor.
Her ne kadar birbirlerine delicesine ama bir o kadar da sakin asik olsalar da mesafe, daha da beteri saat farki, cok daha beteri is temposu engellerine bir bir takiliyorlar. Bunlari asmak icin delicesine ugrastiklari da soylenemez gerci... Filmin basindaki o guzelim aska ilk ihanet bu noktada geliyor sanirim.

Sonra bir gun oglan dayanamayip kizi ariyor, dogruca Ingiltere'ye yollaniyor. Kolej ve hemen sonrasinda yasadiklari gibi son derece romantik ve guzel gunlerle oglanin donme vakti geliyor. Ancak iki minicik detayla, kiz oglanin aklina kurdu dusuruyor ve "acaba baskalariyla gorussek bu zorlugu atar miyiz" diyor, romantizmi yakalayana kadar olan mesafeli tutum da eklenince gorusmeme karariyla yine ayriliyorlar. Herkes kendi hayatina devam.... edemiyor ne yazik ki, gunun birinde kiz tekrar ariyor ve evlenelim mi diyor... Bu esnada oglan isini oturtmus ve bir de sevgili bulmus durumda, disaridan mutlu gorunen de bir iliskisi var... Evlenme teklifinin saniyesinde sevgiliden ayrilip yine Ingiltere'ye...
Iste kendilerini ve o sapsahane duygulari bitirme kismisi bu noktadan sonra freni bozuk araca donusuyor. Kizin da kendi hayatina devam ettigi ortaya cikiyor, evlendikten sonra da vize yasagi kalkmayinca bunca zorluga dayanamayan ciftimiz tek solukta ayriliyorlar - ama bosanmiyorlar.

Arada ikisi de yine baska iliskiler kuruyor, mutlu mesut takiliyor ama ara sahnelerle bir turlu birbirlerini unutmadiklarini bize yediriyorlar. Kizin vizesi onaylaniyor, her ikisi de iliskilerini tek celsede birakip birlikte yasamak uzere Amerika'da bulusuyorlar. Bundan sonrasi son derece gercekci... Onca sure birbirleriyle konusmayan, ozlemelerine ragmen kiskancliklarini asamayan ve dahasi baska iliskiler yasadiklarindan o saf ve guzel cift yerini iki yabanciya birakiyor...

Filmin sonu tamamiyle nasil baktiginiza bagli olarak size birakilmis. Beni iliskiler konusundaki karamsarligim belli, o yuzden bu cifte olesiye kizdim... Boyle duygulara sahip olup aradaki engelleri bahane ederek o duygulari o kadar kolay biraktiklari icin, tamamen yalan duygulara inanip gercekleri yok ettikleri icin, iki tarafin da birbirinden sogumasina bu kadar izin verdikleri icin, sevgililerini kandirdiklari icin, birbirlerini kandirdiklari icin ve dahasi kendilerini kandirdiklari icin...
Sahane sahne kurgulari var filmin, resmen o resim karelerin icinde hissediyorsunuz, ve zaman kurgusu oylesine guzel islenmis ki, hayran olmamak elde degil. Bugune kadar gordugum en guzel bekleyis sahnesi kesinlikle bu filmde. Kizla birlikte havaalaninda beklermis gibi hissediyorsunuz, insanlar geciyor ama zaman bir turlu gecmek bilmiyor sanki... Minicik dokunuslarla bezeli, sinir bozan ama bir o kadar da izleme isteginizi bir an bile kaybetmediginiz bir film yapmislar, basrollere de taninmadik yuzleri koymuslar ya aslinda bu bile yeterdi sevmek icin, ama acimasizligina ayrica bayildigimdan o ilk yariyi tekrar tekrar izleyecegim, orasi kesin.
Bir de filmin afisi konunun akisina oylesine guzel uymus ki... Silinen duygulari silinen harflerle vermek nasil da guzel bir fikir. Bloga ilk kez afis koyduracak kadar guzel hem de...

30 Eylül 2011 Cuma

İçinden Müzik Geçen Filmler No.7: The Music Never Stopped

Bu filmin içinden müzik geçmiyor aslında, film müzikle bütünleşik olarak ilerliyor. Hatta bu serinin baş köşesine oturacak kadar önemli bir rolü var müziğin. Adını bir Grateful Dead şarkısından alıp üstüne bir de bir babanın oğluna müzikle yaklaşarak iyileştirmeye çalışmasının başka bir yeri olabilir miydi zaten?

Tam da yeni keşiflere yelken açmışken bulduğum diyemeyeceğim ama tam anlamıyla beni bulan bir Grateful Dead güzellemesi. Buldu diyorum çünkü alakasız bir anda duyduğum bir tınıyla kapıldım bu gruba, yine bi'şeyler izlerken elbette. Sonra başka bir filmde karşıma çıktı, şimdi de burada. Ne de iyi etti...
Filmin konusu şarkıları kadar güzel. Yaşın kemale erdiği bir çift bir telefon alıyorlar ve biricik oğullarını hastanede kimseyi tanımaz halde buluyorlar. Tümör tüm beynini sarmış ve acil alınması lazım, oğlan zaten buna karar verecek durumda değil. Ameliyat başarıyla sonlanıyor ancak oğlanın hafızası bir noktada durmuş durumda, kendini 20 yıl öncesinde sanıyor, yeni hiç bir bilgi hafızaya yazılmıyor. Sokakta yaşadığını görüntüsünden tahmin ettiğimiz oğlanın dünyaya ilk tepki verişi döneme ait olamayan bir şarkıyla oluyor: Fransa milli marşı... Sır perdesinin aralanması bir profesyonel yardımıyla oluyor. O profesyoneli bulmak ise babanın başarısı...

Acaba müzik bizim oğlanı iyi edebilir mi arayışına giriyor aile. Bunu da körlemesine yapmıyorlar aslında, oğlan çocukluğundan itibaren müzikle hep içiçe olmuş, hatta bir çok film karakterini kıskandıracak derecede de ailesinden destek görmüş bu konuda. Baba da tam bir müzik hastası, ve oğluyla aralarında geliştirdikleri "Bu şarkıyı ilk kez ne zaman duydum biliyor musun?" denen de bir oyunları var. Müziğe öyle gönülden bağlılar ki sevdikleri bir şarkıyı duydukları anda ilk duyduklarındaki anı hatırlayıp aynı heyecanla dinleyebiliyorlar. (Kişisel Not: Bu durum benim için filmler olurdu sanırım...)
Bu oyundan yola çıkarak oğlana çeşitli şarkılar dinletmeye başlıyorlar, oğlan tepki vermeye başladıkça dilleniyor, dillendikçe hikayeyi öğreniyoruz. Hikayelerin çoğunu babanın gözünden gördükten sonra oğlan kendi hafızasından eklemeler yapıyor, aslında nasıl boyut değiştirdiğine ama ikisinin de her yaptıklarını sevgi için yaptıklarına öyle güzel tanık oluyoruz ki...

Bir babanın kelimenin tam anlamıyla canından çok sevdiği oğlunu geri kazanmak için neler yapabileceğini yarı sulugöz yarı da bir sırıtma eşliğinde, bir nevi Mona Lisa gibi izliyoruz. Müziğinden dahi vazgeçebilen bu babaya saygı duymamak elde değil, ki zaten film oğlanla baba arasında taraf tutmayarak daha da güzelleşiyor. Oğlan da baba da yaptıkları her hata safça karşılarına geldiğinde o kadar başarılı tepkiler veriyorlar ki sanki rol yapmıyorlarmış, ve hatta hastane de bizim karşı komşunun salonuymuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz.
Oğlanın evi terk edişinin üstünden geçen 20 yılı hatırlamıyor oluşuna rağmen filmin bizi kurguya zorlamaması takdir edilesi... O dönemde ne gibi bir hayat sürdüğünü de bir noktadan sonra merak etmiyorsunuz zaten, sadece o noktaya gelene kadar olanlar mühim oluyor. Bir de oğlanın ne aradığını bilmediği anlar var ki o kısmı sadece izlemek lazım.

Müzikleri tam da o dönemi yansıtır cinsten... Beatles, Bob Dylan, Rolling Stones, aklınıza gelecek tüm dönem güzellemeleri. Grateful Dead'e ise saygı duruşu. İşin en güzel yanı ise kolayına kaçıp bize bildiğimiz şarkıları dinlettirmemeleri, özene bezene saklı raflardaki şarkıları bulup bize kimi zaman şarkının kimi zaman da oğlan ve babasının hikayeleriyle sunmaları.
Kısacası bir sevgi filmi bu... Anlattığı dönemi seven, konusu geçen baba ve oğulu seven, müziklere ise aşık bir film... Babanın oğlunu sevmesi, oğlanın da babasını aynı derecede sevmesiyle sımsıcak bir film... Dram diyenler çıkacaktır karşınıza, hiç inanmayın, sıcacık bir film olduğu garanti.