27 Aralık 2011 Salı

Made In Dagenham

Ingilizler isci filmleri yapmayi cok iyi biliyorlar efendim. Nice ayni konuyu isleyen filmler izledik  ama su neredeyse 2 saat suren filmde aldigim keyfi bir tek Ken Loach filmlerinden aldim... Ah o da nesi, o da bir Ingiliz!
Bir araba fabrikasinin dokuma bolumundeki kadinlarin cifte standart hadisesini yok edisleri en azindan buna calismalarini konu aliyor film. Usta baslarinin yardimiyla son derece cetin bir sekilde haklari icin ugrasmalarini izliyoruz.
Filmimizin ana karakteri evli ve de cocuklu, calisan bir kadin. Oldukca zeki ve cok laf yapan bir agizi var, ki bu da kendisini kisa surede isci liderligine goturuyor... Kadinlardan yapilacak kesintiler ve fazla mesai verilmemesi, daha da beteri yaptiklari isin hor gorulmesi yeter artik noktasina getiriyor ve fabrikayla pazarliga girisiyorlar. Fabrika araya sendikayi sokarak durumu idare etmeye calisiyor. Idare etmek dedim ama daha ziyade ne sis yansin ne kebap, kapitalizm cok yasasin ve en cok ben kazanayim isciler de hic umrumda olmasin seklinde bir idare edis bicimleri var. Dunyanin en buyuk guclerinden biri olan kadinlari fazlaca hafife aliyorlar kisacasi.
Kadinlar madem oyle diyerek greve gidiyorlar. Nasil grev yapilacagini da pek bilmeyen bir grup kadin yavas yavas orgutlenip birbirlerine de tam destek olmaya basliyorlar. Tabii fabrika ve sendika olayin gidisatindan hic memnun olmayarak daha cok ezmeye calisiyor. Kadinlar evleriyle de sorunlar yasamaya basliyorlar, bir kisim kocalar destek olmak bir yana tamamen karsi dururken, buyukce bir kisim da cekingen oy kullaniyor: "Sen bilirsin ama bence bu ise cok da karisma"...
Cesitli aile ve is hikayelerinin sonunda is inada biniyor ve baskentin yolunu tutuyorlar. Fabrika ve sendikanin inanilmaz buyuk rusvetler ve de tehditlerle kendi saflarina cekmeye calistiklari bakanin kadin olusu hadiseyi tumuyle degistiriyor ve yasasin kadinlarin hakli mucadelesi seklinde son derece mutlu oluyoruz.
Filmin en guzel ve benzerlerinden ayiran yanlarindan biri o vahsi ya da cadaloz, tuttugunu koparan, cok konusan, konusarak yoran karakterlerin hic birini barindirmamasi. Isci liderligine cok da isteyerek gelmeyen kadin, isin hakkini verirken delilerce bagirip cagirmiyor, her isi zekasiyla halletmeye calisiyor. Dengesini bozan durumlar da oluyor elbette ama hayat arkadasi, yoldasi yani kocasinin ve bir de idealist ustabasinin destegini yolun cok buyuk bir bolumunde gormesi onu hep daha cesaretli yapiyor. Ara ara catirdamalar olsa da kocasi yorenin en ileri goruslu kisisi, bunu yansitmiyor olusu durumu degistirmiyor benim gozumde. Kac tane koca karisi eyleme gitsin diye evin tum camasir, bulasik ve de cocuk bakimini ustlenir ki?
Renkleri cok guzel bir de filmin. Muhabbetleri bildiimiz kadin muhabbeti, elbisen de cok guzelmis nereden aldin diyorlar yahu daha ne olsun... Herhangi bir isci filmi olarak izlenmemesi gereken, son derece sakin ve bir o kadar da hakli bir konusu ve de ilerleyisi var. Sendikanin buyuk sirketlere calistiginin altini cizmekten geri durmayarak da gercekten iscilerin yaninda oldugunu kanitlayan nadir filmlerden. Oyunculuklarin tavana vurmasi, Ingiliz esprileri, muhabetler, depresyonlar, neseler... her seyin icice gecmesiyle cok guzel bir film olmus...

LDR No.2: Like Crazy

-Turkce karakterlerim intihar ettikler... Boyle noktasiz filan idare mecburen....-

Kendi kendilerini ve de bunu kullanarak iliskilerini katleden gencecik bir ciftin oykusune konuk oluyoruz.

Universitede tanisan ve asik olan bir ciftimiz var. Asklari oylesine guzel ki, var olduguna inanmamak elde degil. Bu askin bir yani Ingiliz, diger yani Amerikali. Elmanin tek yarisi digerine tutanabilmek adina vize ihlali yapinca evine postalaniyor ve filmin esas zorlu gunleri bu noktada basliyor.
Her ne kadar birbirlerine delicesine ama bir o kadar da sakin asik olsalar da mesafe, daha da beteri saat farki, cok daha beteri is temposu engellerine bir bir takiliyorlar. Bunlari asmak icin delicesine ugrastiklari da soylenemez gerci... Filmin basindaki o guzelim aska ilk ihanet bu noktada geliyor sanirim.

Sonra bir gun oglan dayanamayip kizi ariyor, dogruca Ingiltere'ye yollaniyor. Kolej ve hemen sonrasinda yasadiklari gibi son derece romantik ve guzel gunlerle oglanin donme vakti geliyor. Ancak iki minicik detayla, kiz oglanin aklina kurdu dusuruyor ve "acaba baskalariyla gorussek bu zorlugu atar miyiz" diyor, romantizmi yakalayana kadar olan mesafeli tutum da eklenince gorusmeme karariyla yine ayriliyorlar. Herkes kendi hayatina devam.... edemiyor ne yazik ki, gunun birinde kiz tekrar ariyor ve evlenelim mi diyor... Bu esnada oglan isini oturtmus ve bir de sevgili bulmus durumda, disaridan mutlu gorunen de bir iliskisi var... Evlenme teklifinin saniyesinde sevgiliden ayrilip yine Ingiltere'ye...
Iste kendilerini ve o sapsahane duygulari bitirme kismisi bu noktadan sonra freni bozuk araca donusuyor. Kizin da kendi hayatina devam ettigi ortaya cikiyor, evlendikten sonra da vize yasagi kalkmayinca bunca zorluga dayanamayan ciftimiz tek solukta ayriliyorlar - ama bosanmiyorlar.

Arada ikisi de yine baska iliskiler kuruyor, mutlu mesut takiliyor ama ara sahnelerle bir turlu birbirlerini unutmadiklarini bize yediriyorlar. Kizin vizesi onaylaniyor, her ikisi de iliskilerini tek celsede birakip birlikte yasamak uzere Amerika'da bulusuyorlar. Bundan sonrasi son derece gercekci... Onca sure birbirleriyle konusmayan, ozlemelerine ragmen kiskancliklarini asamayan ve dahasi baska iliskiler yasadiklarindan o saf ve guzel cift yerini iki yabanciya birakiyor...

Filmin sonu tamamiyle nasil baktiginiza bagli olarak size birakilmis. Beni iliskiler konusundaki karamsarligim belli, o yuzden bu cifte olesiye kizdim... Boyle duygulara sahip olup aradaki engelleri bahane ederek o duygulari o kadar kolay biraktiklari icin, tamamen yalan duygulara inanip gercekleri yok ettikleri icin, iki tarafin da birbirinden sogumasina bu kadar izin verdikleri icin, sevgililerini kandirdiklari icin, birbirlerini kandirdiklari icin ve dahasi kendilerini kandirdiklari icin...
Sahane sahne kurgulari var filmin, resmen o resim karelerin icinde hissediyorsunuz, ve zaman kurgusu oylesine guzel islenmis ki, hayran olmamak elde degil. Bugune kadar gordugum en guzel bekleyis sahnesi kesinlikle bu filmde. Kizla birlikte havaalaninda beklermis gibi hissediyorsunuz, insanlar geciyor ama zaman bir turlu gecmek bilmiyor sanki... Minicik dokunuslarla bezeli, sinir bozan ama bir o kadar da izleme isteginizi bir an bile kaybetmediginiz bir film yapmislar, basrollere de taninmadik yuzleri koymuslar ya aslinda bu bile yeterdi sevmek icin, ama acimasizligina ayrica bayildigimdan o ilk yariyi tekrar tekrar izleyecegim, orasi kesin.
Bir de filmin afisi konunun akisina oylesine guzel uymus ki... Silinen duygulari silinen harflerle vermek nasil da guzel bir fikir. Bloga ilk kez afis koyduracak kadar guzel hem de...

30 Eylül 2011 Cuma

İçinden Müzik Geçen Filmler No.7: The Music Never Stopped

Bu filmin içinden müzik geçmiyor aslında, film müzikle bütünleşik olarak ilerliyor. Hatta bu serinin baş köşesine oturacak kadar önemli bir rolü var müziğin. Adını bir Grateful Dead şarkısından alıp üstüne bir de bir babanın oğluna müzikle yaklaşarak iyileştirmeye çalışmasının başka bir yeri olabilir miydi zaten?

Tam da yeni keşiflere yelken açmışken bulduğum diyemeyeceğim ama tam anlamıyla beni bulan bir Grateful Dead güzellemesi. Buldu diyorum çünkü alakasız bir anda duyduğum bir tınıyla kapıldım bu gruba, yine bi'şeyler izlerken elbette. Sonra başka bir filmde karşıma çıktı, şimdi de burada. Ne de iyi etti...
Filmin konusu şarkıları kadar güzel. Yaşın kemale erdiği bir çift bir telefon alıyorlar ve biricik oğullarını hastanede kimseyi tanımaz halde buluyorlar. Tümör tüm beynini sarmış ve acil alınması lazım, oğlan zaten buna karar verecek durumda değil. Ameliyat başarıyla sonlanıyor ancak oğlanın hafızası bir noktada durmuş durumda, kendini 20 yıl öncesinde sanıyor, yeni hiç bir bilgi hafızaya yazılmıyor. Sokakta yaşadığını görüntüsünden tahmin ettiğimiz oğlanın dünyaya ilk tepki verişi döneme ait olamayan bir şarkıyla oluyor: Fransa milli marşı... Sır perdesinin aralanması bir profesyonel yardımıyla oluyor. O profesyoneli bulmak ise babanın başarısı...

Acaba müzik bizim oğlanı iyi edebilir mi arayışına giriyor aile. Bunu da körlemesine yapmıyorlar aslında, oğlan çocukluğundan itibaren müzikle hep içiçe olmuş, hatta bir çok film karakterini kıskandıracak derecede de ailesinden destek görmüş bu konuda. Baba da tam bir müzik hastası, ve oğluyla aralarında geliştirdikleri "Bu şarkıyı ilk kez ne zaman duydum biliyor musun?" denen de bir oyunları var. Müziğe öyle gönülden bağlılar ki sevdikleri bir şarkıyı duydukları anda ilk duyduklarındaki anı hatırlayıp aynı heyecanla dinleyebiliyorlar. (Kişisel Not: Bu durum benim için filmler olurdu sanırım...)
Bu oyundan yola çıkarak oğlana çeşitli şarkılar dinletmeye başlıyorlar, oğlan tepki vermeye başladıkça dilleniyor, dillendikçe hikayeyi öğreniyoruz. Hikayelerin çoğunu babanın gözünden gördükten sonra oğlan kendi hafızasından eklemeler yapıyor, aslında nasıl boyut değiştirdiğine ama ikisinin de her yaptıklarını sevgi için yaptıklarına öyle güzel tanık oluyoruz ki...

Bir babanın kelimenin tam anlamıyla canından çok sevdiği oğlunu geri kazanmak için neler yapabileceğini yarı sulugöz yarı da bir sırıtma eşliğinde, bir nevi Mona Lisa gibi izliyoruz. Müziğinden dahi vazgeçebilen bu babaya saygı duymamak elde değil, ki zaten film oğlanla baba arasında taraf tutmayarak daha da güzelleşiyor. Oğlan da baba da yaptıkları her hata safça karşılarına geldiğinde o kadar başarılı tepkiler veriyorlar ki sanki rol yapmıyorlarmış, ve hatta hastane de bizim karşı komşunun salonuymuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz.
Oğlanın evi terk edişinin üstünden geçen 20 yılı hatırlamıyor oluşuna rağmen filmin bizi kurguya zorlamaması takdir edilesi... O dönemde ne gibi bir hayat sürdüğünü de bir noktadan sonra merak etmiyorsunuz zaten, sadece o noktaya gelene kadar olanlar mühim oluyor. Bir de oğlanın ne aradığını bilmediği anlar var ki o kısmı sadece izlemek lazım.

Müzikleri tam da o dönemi yansıtır cinsten... Beatles, Bob Dylan, Rolling Stones, aklınıza gelecek tüm dönem güzellemeleri. Grateful Dead'e ise saygı duruşu. İşin en güzel yanı ise kolayına kaçıp bize bildiğimiz şarkıları dinlettirmemeleri, özene bezene saklı raflardaki şarkıları bulup bize kimi zaman şarkının kimi zaman da oğlan ve babasının hikayeleriyle sunmaları.
Kısacası bir sevgi filmi bu... Anlattığı dönemi seven, konusu geçen baba ve oğulu seven, müziklere ise aşık bir film... Babanın oğlunu sevmesi, oğlanın da babasını aynı derecede sevmesiyle sımsıcak bir film... Dram diyenler çıkacaktır karşınıza, hiç inanmayın, sıcacık bir film olduğu garanti.

2 Eylül 2011 Cuma

Karşıt No:3, My Fair Lady vs. Black Swan

Benzerlikleri: Değişmek, parlamak isteyen genç kadınlar ve onları dilediği gibi yoğurmak isteyen erkek hocalar. Amaç bu kadınları topluluk içinde daha çekici kılmak. Adamlar öyle mükemmelliyetçi ki  kadınlar bu uğurda insanüstü çabalar veriyorlar. Öğretmenlerin öğrencilerine karşı ilgileri olduğu belli ama bu konuda davranışları belirsiz. Bu yüzden kadınları deli ediyorlar. Müziğe doygun filmler: biri müzikal, diğerinde bale sahneleri baskın. İkisi de eski eserleri içeriyor, birinde 1877'de prömiyeri yapılmış olan Kuğu Gölü'nden alıntılar var, diğeri ise 1912'de yazılmış bir Bernard Shaw oyunu, Pygmalion'dan çevrilmiş.

Farkları: Bir romantik komediden psikolojik gerilim filmine... İlki bir değişim filmiyken diğeri yokoluş filmi. Black Swan'de Nina birçok kişiyi zayıf karakteri ile hayal kırıklığına uğrattı. Böyle bir rekabetin olduğu bale topluluğunda bu kadar zayıf bir kadının başrol oynaması düşünülemez bile. Nina saf ve temiz olarak gösterilmek isteniyor ancak ayarı biraz kaçmış. Nina'yı beyaz kuğu ile özdeşleştirmek oldukça zor ve filmin seyri bir "trajedi"den "kaçınılmaz son"a kaymış. My Fair Lady yapı itibari ile bambaşka, Eliza en başında çiçekçiyken bile meydan okuyan, dişli bir kadın. Dönüşümü karakteri ile ilgili değil, tamamen bilgisi ve görgüsüyle alakalı. Sonunda öğretmenini onun seviyesinde altedip onu kendine aşık eden Eliza oluyor. Mücadele Eliza ve Higgins arasında geçiyor. Nina ve Thomas arasında mücadeleden çok istismar var, ve Thomas filmin sonunda da bir şerefsiz olarak kalıyor.

Filmleri arasında bir fark daha var. Taşıyacağı rol için hayret verici dönüşüm geçiren oyuncuları ödüllendiren akademi Natalie Portman'ı da ödüllendirdi. Audrey Hepburn ise 8 oscar kazanan filmde söylediği şarkılar dublaj edildiği için aday bile gösterilmedi.

Biraz da diyaloglar çarpışsın:

Eliza Doolittle: [şarkı söyleyerek] Sensiz yalnız hissetmeyeceğim, sensiz de ayaklarımın üstünde durabilirim. O yüzden kabuğuna geri dön, sensiz de gayet iyi yaşarım...
Profesör Henry Higgins : [şarkı söyleyerek] George, bunu gerçekten başardım, başardım, başardım! Bir kadın yaratacağımı söylemiştim ve hakikaten yaptım! Bunu yapabileceğimi biliyordum, biliyordum, biliyordum! Bir kadın yaratacağımı söylemiştim ve başardım, yaptım!
[konuşarak]
Profesör Henry Higgins Eliza, sen muhteşemsin. Beş dakika önce boynumdaki bir yüktün, ve şimdi bir güç kulesi, yoldaş bir savaş gemisisin. [aralık]
Eliza Doolittle : Hoşçakalın, Profesör Higgins. Beni bir daha görmeyeceksiniz.

Thomas Leroy: Muhteşem olabilirsin, ama bir korkaksın.
Nina: Özür dilerim.
Thomas Leroy: [bağırarak] Bunu söylemeyi bırak artık! İşte bu tam da söylemek istediğim şey. Bu kadar zavallı olmaktan vazgeç!


25 Ağustos 2011 Perşembe

İçinden Müzik Geçen Filmler No.6, Sid and Nancy

İngiliz müzik akımlarının konu edildiği filmlere karşı tükenmeyen bir ilgim var. Velvet Goldmine ile başladı, Quadrophenia, Control, Sid and Nancy ile devam ediyor, sırada 24 Hour Party People var. Tabii The Great Rock 'N Roll Swindle, Filth and Fury, The Future is Unwritten gibi belgeselleri de unutmamak lazım. Sid and Nancy aralarında konu edilen dönemi en iyi anlatan film olmayabilir ama müzik camiasının yaratmayı pek sevdiği ikonlardan ikisinin trajedisini aktarmakta oldukça başarılı.

Filmin esas karakterleri Sid Vicious -Sex Pistols'ın sahne basçısı- ile sevgilisi Nancy Spungen -eroinman bir groupie- ve anlatılan olaylar gerçek. Ancak film medya arşivi ve tanıdıkların anlattıklarından artakalan boşlukları bir kurguyla dolduruyor. Yapılan yorumlarda sıklıkla tekrarlanan bir uyarı var: bu film bir Sex Pistols belgeseli değil. Zaten film Sex Pistols'ı ve punk müziğini karakterlerin kimliğini yansıtan bir arkaplan olarak kullanıyor. Ön planda bu ikilinin bağımlı ilişkisi ve kendilerini yokedişleri var.

Sid Vicious bunun için uğraşmış olsa da iyi bir bas gitarist değil. Albüm kayıtlarında sadece bir şarkıda çalmış. Daha çok sahne performansı ve uçtaki hayat tarzıyla Sex Pistols'a uyan bir sembol. Kendini veya başkasını yaralamadığı bir konser görüntüsüne denk gelmedim ben. Hatta pogonun mucidi olduğunu duymuştum. Annesi uyuşturucu satıcısıymış. Nancy de ayrı bir alemde. Kolejden odasında çalıntı mal bulundurduğu için atılmış, ilk işinden ilk gününde atılmış. New York'da takılan bir groupie'ymiş. Oldukça zeki, hırslı ancak sorunlu bir kadın. Uyuşturucu parası kazanmak için fahişelik yapıyormuş ve bunu yaptığını hiçbir zaman saklamamış. Punk akımı Londra'da yükselirken gruplara takılmak için İngiltere'ye gitmiş ve aradığını orada bulmuş.

İki karakter de nihilist ve kendilerini yok etmeye meyilli insanlar. Nancy'nin ciddi psikolojik sorunları var, Sid'in de agresifliğiyle ondan aşağı kalır yanı yok. Punk'ı icat eden, yaşam tarzı olarak seçen insanlar. Ancak punk kaynağından kopup popülerleştiği zamanlarda hayatları ve ilişkileri ile punk idollerine dönüşüyorlar. Sid ve Nancy efsanesinde Nancy için biçilen rol oldukça üzücü. Sex Pistol'ın dağılmasında rol oynamak, Sid'i eroine alıştırarak ölümüne sebep olmak, sinir bozucu kişiliğiyle herkesin nefretini kazanmak... Yoko Ono ve Courtney Love lanetinin öncüsü bir bakıma. Gerçek hayatta bu ikilinin birbirini çok sevdiği söyleniyor, tabi Nancy'nin Sid'i kullandığı söylentisi de çok. Ama kesin olan gerçek ikisi de birbirine bağımlı ve birbirlerini daha da aşağıya çekiyorlar. Öldükleri zaman Nancy 20, Sid 21 yaşında.

Film son haddede depresif, uyuşturucu sahnelerinin Requiem for a Dream'den bile ürkünç olduğunu söyleyebilirim. İki insanın kendisine böyle zarar vermesini izlemek oldukça zorlayıcı. Sosyal olarak uyumsuzlar ve kendilerini sevmiyorlar. İki "misfit" olarak birbirlerini sevmeleri şaşırtıcı değil. Nancy Sid sayesinde istediği ilgiye, şöhrete ulaşıyor. Sid'in etrafındaki herkes Nancy'den nefret ediyor, sanıyorum ki bu Sid'i daha fazla Nancy'e çekiyor. Birbirlerini kullanıyorlar belki ama bu şekilde trajedilerini tek başlarına yaşamıyorlar. Filmde sık sık bahsedilen bir sahne var: kirli bir sokakta ikisi öpüşüyor, arkaplanda çöpler üstlerinden dökülüyor. Bu sahne diğer filmlerde görebileceğiniz benzeri romantik sahnelerin bir anti-tezi. Film temelde bir aşk hikayesi. Ama olağandan daha sert, eğlenceli ve zararlı. Benim için sırf diğer aşk filmlerine olan zıtlığı nedeniyle bile izlenebilecek bir yapım.

Müzik tarihini biraz biliyorsanız Nancy'nin Sid'le birlikte kaldıkları otelde bıçaklanarak öldürülmüş şekilde bulunduğunu da duymuşsunuzdur. Sid'in  aşırı derecede uyuşturucu etkisinde olduğu  için olanları hatırlamadığı söyleniyor. Film bu konu hakkında kendi fikrini yürütüyor. O gece yaşananlar hakkında kesin bir bilgimiz yok. Zaten bu ikilinin hayatı etrafında çok fazla dedikodu var, belki de bu film gerçekler etrafına bir perde daha örtüyor.

17 Temmuz 2011 Pazar

Tek Sahne No.2: İncir Reçeli

Yine epey zorlama bir filmden yazacağım ama yine sadece sevdiğim neredeyse tek sahnesinden bahsedip filmin yarattığı hayal kırıklığına neredeyse hiç dokunmadan tertemiz bitireceğim, en azından umudum o yönde. Yoksa ne kadar da uzatmışlar, bu film böyle mi işlenir, filmin duygusu nerede yaaauuu gibicesinden yarım saatlik bitmeyen bir serzenişte buluvereceğim kendimi. Bu aralar filmleri sevemezken mi buluyorum kendimi yoksa cidden bir düşüş mü var? İlk cevap geçerliyse halim duman!
Sahnemiz filmin geneline yayılmış bir an: "Post-it"ler. Şu bıddırık yapışkanlı kağıtların insanlar üstündeki etkisi, ya da belki de kelimelerin... Söz uçar yazı kalır ne kadar da doğru edilmiş bir söz değil mi? Sanki kız o lafları dillendirse etkisi böyle olmayacak. Gerçi oğlanın kızın tüm sözlerini aklında tutup her birini yine kağıtlara dökmesi bu savı yalanlar gibi ama neticede aklında kalanı aklında kaldığı gibi yazıyor o kağıtlara. Yazının etkisi okuyana göre, vurguya göre, unutulan bir noktalama işaretine göre ne kadar değişiklik gösterir halbuki. Hayal gücü için verdiği oyun alanı her zaman daha çok... Bir kelimeyle ne mucizeler ya da ne hayal kırıklıkları yaratabilirsiniz yazarken. Sizin umutla yazdığınız bir cümle başkası için depresyon tetikleyicisi olabilir. Kız da sanki bu durumun farkında. Gece edeceği benim telefonum yok sözü ile ertesi gün bir kağıda yazılan "Cep telefonu özgürlüğü kısıtlar"ın etkisinin bir olmadığının bilincinde sanki... Tüm bu not kağıtlarının tam da yerinde kullanması, babasının oğlanın müzikle iştigaline ettiği lafa karşılık kızın yapışkanlı kağıdı gitarın üstüne koyması ve "Babalar her zaman haklı değildir" yazışı...
Yine de şu cep telefonu mevzuuna geri dönelim. Uzun yıllar telefonun esiri olmuş ve hatta el parmaklarımdan biri olarak görmüşümdür telefonu. Şimdi ise telefonsuz bir hayattayım, istekten değil telefonun çalışmadığı sonsuzluğun içinde olma durumundan. İlk 6 ay ne kadar zorlandıysam şimdi o kadar rahatlamış hissediyorum kendimi. Telefonu elime aldığımda birilerine hesap vermek zorundaymışım gibi bir hisle haşır neşir oluyorum. Telefonla konuşmak istemeyenleri artık anlıyorum, ki bu cidden büyük bir adım. Elimde olsa telefonu komple kapatacağım anlarda buluyorum kendimi. Sonra bir an oluyor, herkesle saatlerce konuşmak, dert dökmek ve dinlemek için deli olurken buluyorum kendimi. Sanıyorum bunlar özlem anları, telefon sadece aracı kuruluş. Yoksa o kişilerin karşımda olmasıyla kıyaslanamaz bile, sadece eldeki imkanlar dahilinde yapabileceğimizin en iyisi kontenjanından hayata dahil oluyor o anda telefon.
Her şeye rağmen kıza katılmadan edemiyorum. Cep telefonu cidden özgürlüğünü kısıtlar. Özgürlük bu hayatta her şey mi peki? Bendeki yeri çok çok büyükle kocaman arasında gidip geliyor, bir başkası için o kadar önemli değildir elbet...

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Sinemanın Etkisi: Kitap Alıntılaması

"...

Eski ülkeyi parçalayan, imansızların seve seve vazgeçtikleri batıdaki birkaç tozlu araziyi, doğudaki ağaçlı bataklıkları, ülkenin böcek kemirmiş üç beş dilimini Allah'a bırakan şu meşhur güve yenikli bölünmenin hemen öncesiydi (Allah'ın yeni ülkesi: aralarında bin beş yüz kilometre mesafe olan iki toprak parçası. Öyle imkansız bir ülke ki neredeyse var olacak). Ama duygusal davranmayalım ve sadece hislerin çok alevlendiğini, sinemaya gitmenin bile siyasi bir eyleme dönüştüğünü söylemekle yetinelim. Tek Tanrılılar beriki sinemalara gidiyordu, taş tanrıları yıkayanlar öteki sinemalara; sinemaseverler, yorgun ülkeden de önce bölünmüştü. Sinema işine taş tanrılıların hakim olduğu besbelliydi, vejetaryen oldukları için de şu meşhur filmi çekmişlerdi: Gai-Wallah. Duymuşsunuzdur belki? Hindu-Ganj ovasında kol gezip besi ineklerini sahiplerinden azat eden, kutsal, boynuzlu, memeleri süt dolu hayvanları mezbahadan kurtaran, maskeli, yalnız bir kahramana dair tuhaf bir fantazi. Taş çetesi bu filmin gösterildiği sinemaları tıklım tıklım dolduruyordu; tek Tanrılılar da buna cevaben ineklerin katledildiği ve iyi adamın biftekle karın doyurduğu, vejetaryen olmayan ithal Westernlere koşuyordu. Filme meraklı kızgın güruhlar düşmanlarının sinemalarına saldırıyorlardı... yani her türden deliliğe müsait bir zamandı.

Kadın Mahmut, karakterindeki o ölümcül kusur, yani hoşgörüden kaynaklanan tek bir hata yüzünden kaybetti imparatorluğunu. "Bu bölünme salaklığına dur deme zamanı geldi," dedi bir sabah aynasına ve aynı gün sinemasında iki film birden göstermeye başladı: Randolph Scott ve Gai-Wallah perdede birbirini takip edecekti.

...

İki film birden nasıl karşılandı: vejeteryan olanlar da olmayanlar da imparatorluğu boykot ettiler. Beş, altı, yedi gün boyunca, dökülen sıvaların, ağır ağır dönen tavan pervanelerinin ve aralarda gezen hintfasulyesi satıcılarının bakışları altında, besbelli bakımsız, yine aynı ölçüde boş sıralara oynadı filmler; üç otuz, altı otuz ve dokuz otuz gösterimlerinin hepsi aynıydı, özel Pazar gösterimi bile kimseyi yaylı kapılar arasından geçmeye teşvik edememişti. "Vazgeç," dedi Belkıs babasına. "Ne istiyorsun? El arabanı mı özledin?"

Ama artık tanıdık olmayan bir inat girmişti Kadın Mahmut'un içine ve iki filmin bir hafta daha gösterileceğini ilan etti. Kendi ilancı çocukları onu terk ettiler, kimse elektrikli kaldırımlarda bu çelişen filmleri bağıra bağıra gezmek istemiyordu; kimse "Gişeler açıldı!" ya da "Beklerseniz çok geç olur!" demeye cesaret edemiyordu.

...

Bombayı kimin koyduğunu sormayın; o günlerde şiddet eken çok bahçıvan vardı.

..."

Utanç - Salman Rushdie