30 Eylül 2011 Cuma

İçinden Müzik Geçen Filmler No.7: The Music Never Stopped

Bu filmin içinden müzik geçmiyor aslında, film müzikle bütünleşik olarak ilerliyor. Hatta bu serinin baş köşesine oturacak kadar önemli bir rolü var müziğin. Adını bir Grateful Dead şarkısından alıp üstüne bir de bir babanın oğluna müzikle yaklaşarak iyileştirmeye çalışmasının başka bir yeri olabilir miydi zaten?

Tam da yeni keşiflere yelken açmışken bulduğum diyemeyeceğim ama tam anlamıyla beni bulan bir Grateful Dead güzellemesi. Buldu diyorum çünkü alakasız bir anda duyduğum bir tınıyla kapıldım bu gruba, yine bi'şeyler izlerken elbette. Sonra başka bir filmde karşıma çıktı, şimdi de burada. Ne de iyi etti...
Filmin konusu şarkıları kadar güzel. Yaşın kemale erdiği bir çift bir telefon alıyorlar ve biricik oğullarını hastanede kimseyi tanımaz halde buluyorlar. Tümör tüm beynini sarmış ve acil alınması lazım, oğlan zaten buna karar verecek durumda değil. Ameliyat başarıyla sonlanıyor ancak oğlanın hafızası bir noktada durmuş durumda, kendini 20 yıl öncesinde sanıyor, yeni hiç bir bilgi hafızaya yazılmıyor. Sokakta yaşadığını görüntüsünden tahmin ettiğimiz oğlanın dünyaya ilk tepki verişi döneme ait olamayan bir şarkıyla oluyor: Fransa milli marşı... Sır perdesinin aralanması bir profesyonel yardımıyla oluyor. O profesyoneli bulmak ise babanın başarısı...

Acaba müzik bizim oğlanı iyi edebilir mi arayışına giriyor aile. Bunu da körlemesine yapmıyorlar aslında, oğlan çocukluğundan itibaren müzikle hep içiçe olmuş, hatta bir çok film karakterini kıskandıracak derecede de ailesinden destek görmüş bu konuda. Baba da tam bir müzik hastası, ve oğluyla aralarında geliştirdikleri "Bu şarkıyı ilk kez ne zaman duydum biliyor musun?" denen de bir oyunları var. Müziğe öyle gönülden bağlılar ki sevdikleri bir şarkıyı duydukları anda ilk duyduklarındaki anı hatırlayıp aynı heyecanla dinleyebiliyorlar. (Kişisel Not: Bu durum benim için filmler olurdu sanırım...)
Bu oyundan yola çıkarak oğlana çeşitli şarkılar dinletmeye başlıyorlar, oğlan tepki vermeye başladıkça dilleniyor, dillendikçe hikayeyi öğreniyoruz. Hikayelerin çoğunu babanın gözünden gördükten sonra oğlan kendi hafızasından eklemeler yapıyor, aslında nasıl boyut değiştirdiğine ama ikisinin de her yaptıklarını sevgi için yaptıklarına öyle güzel tanık oluyoruz ki...

Bir babanın kelimenin tam anlamıyla canından çok sevdiği oğlunu geri kazanmak için neler yapabileceğini yarı sulugöz yarı da bir sırıtma eşliğinde, bir nevi Mona Lisa gibi izliyoruz. Müziğinden dahi vazgeçebilen bu babaya saygı duymamak elde değil, ki zaten film oğlanla baba arasında taraf tutmayarak daha da güzelleşiyor. Oğlan da baba da yaptıkları her hata safça karşılarına geldiğinde o kadar başarılı tepkiler veriyorlar ki sanki rol yapmıyorlarmış, ve hatta hastane de bizim karşı komşunun salonuymuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz.
Oğlanın evi terk edişinin üstünden geçen 20 yılı hatırlamıyor oluşuna rağmen filmin bizi kurguya zorlamaması takdir edilesi... O dönemde ne gibi bir hayat sürdüğünü de bir noktadan sonra merak etmiyorsunuz zaten, sadece o noktaya gelene kadar olanlar mühim oluyor. Bir de oğlanın ne aradığını bilmediği anlar var ki o kısmı sadece izlemek lazım.

Müzikleri tam da o dönemi yansıtır cinsten... Beatles, Bob Dylan, Rolling Stones, aklınıza gelecek tüm dönem güzellemeleri. Grateful Dead'e ise saygı duruşu. İşin en güzel yanı ise kolayına kaçıp bize bildiğimiz şarkıları dinlettirmemeleri, özene bezene saklı raflardaki şarkıları bulup bize kimi zaman şarkının kimi zaman da oğlan ve babasının hikayeleriyle sunmaları.
Kısacası bir sevgi filmi bu... Anlattığı dönemi seven, konusu geçen baba ve oğulu seven, müziklere ise aşık bir film... Babanın oğlunu sevmesi, oğlanın da babasını aynı derecede sevmesiyle sımsıcak bir film... Dram diyenler çıkacaktır karşınıza, hiç inanmayın, sıcacık bir film olduğu garanti.

2 Eylül 2011 Cuma

Karşıt No:3, My Fair Lady vs. Black Swan

Benzerlikleri: Değişmek, parlamak isteyen genç kadınlar ve onları dilediği gibi yoğurmak isteyen erkek hocalar. Amaç bu kadınları topluluk içinde daha çekici kılmak. Adamlar öyle mükemmelliyetçi ki  kadınlar bu uğurda insanüstü çabalar veriyorlar. Öğretmenlerin öğrencilerine karşı ilgileri olduğu belli ama bu konuda davranışları belirsiz. Bu yüzden kadınları deli ediyorlar. Müziğe doygun filmler: biri müzikal, diğerinde bale sahneleri baskın. İkisi de eski eserleri içeriyor, birinde 1877'de prömiyeri yapılmış olan Kuğu Gölü'nden alıntılar var, diğeri ise 1912'de yazılmış bir Bernard Shaw oyunu, Pygmalion'dan çevrilmiş.

Farkları: Bir romantik komediden psikolojik gerilim filmine... İlki bir değişim filmiyken diğeri yokoluş filmi. Black Swan'de Nina birçok kişiyi zayıf karakteri ile hayal kırıklığına uğrattı. Böyle bir rekabetin olduğu bale topluluğunda bu kadar zayıf bir kadının başrol oynaması düşünülemez bile. Nina saf ve temiz olarak gösterilmek isteniyor ancak ayarı biraz kaçmış. Nina'yı beyaz kuğu ile özdeşleştirmek oldukça zor ve filmin seyri bir "trajedi"den "kaçınılmaz son"a kaymış. My Fair Lady yapı itibari ile bambaşka, Eliza en başında çiçekçiyken bile meydan okuyan, dişli bir kadın. Dönüşümü karakteri ile ilgili değil, tamamen bilgisi ve görgüsüyle alakalı. Sonunda öğretmenini onun seviyesinde altedip onu kendine aşık eden Eliza oluyor. Mücadele Eliza ve Higgins arasında geçiyor. Nina ve Thomas arasında mücadeleden çok istismar var, ve Thomas filmin sonunda da bir şerefsiz olarak kalıyor.

Filmleri arasında bir fark daha var. Taşıyacağı rol için hayret verici dönüşüm geçiren oyuncuları ödüllendiren akademi Natalie Portman'ı da ödüllendirdi. Audrey Hepburn ise 8 oscar kazanan filmde söylediği şarkılar dublaj edildiği için aday bile gösterilmedi.

Biraz da diyaloglar çarpışsın:

Eliza Doolittle: [şarkı söyleyerek] Sensiz yalnız hissetmeyeceğim, sensiz de ayaklarımın üstünde durabilirim. O yüzden kabuğuna geri dön, sensiz de gayet iyi yaşarım...
Profesör Henry Higgins : [şarkı söyleyerek] George, bunu gerçekten başardım, başardım, başardım! Bir kadın yaratacağımı söylemiştim ve hakikaten yaptım! Bunu yapabileceğimi biliyordum, biliyordum, biliyordum! Bir kadın yaratacağımı söylemiştim ve başardım, yaptım!
[konuşarak]
Profesör Henry Higgins Eliza, sen muhteşemsin. Beş dakika önce boynumdaki bir yüktün, ve şimdi bir güç kulesi, yoldaş bir savaş gemisisin. [aralık]
Eliza Doolittle : Hoşçakalın, Profesör Higgins. Beni bir daha görmeyeceksiniz.

Thomas Leroy: Muhteşem olabilirsin, ama bir korkaksın.
Nina: Özür dilerim.
Thomas Leroy: [bağırarak] Bunu söylemeyi bırak artık! İşte bu tam da söylemek istediğim şey. Bu kadar zavallı olmaktan vazgeç!


25 Ağustos 2011 Perşembe

İçinden Müzik Geçen Filmler No.6, Sid and Nancy

İngiliz müzik akımlarının konu edildiği filmlere karşı tükenmeyen bir ilgim var. Velvet Goldmine ile başladı, Quadrophenia, Control, Sid and Nancy ile devam ediyor, sırada 24 Hour Party People var. Tabii The Great Rock 'N Roll Swindle, Filth and Fury, The Future is Unwritten gibi belgeselleri de unutmamak lazım. Sid and Nancy aralarında konu edilen dönemi en iyi anlatan film olmayabilir ama müzik camiasının yaratmayı pek sevdiği ikonlardan ikisinin trajedisini aktarmakta oldukça başarılı.

Filmin esas karakterleri Sid Vicious -Sex Pistols'ın sahne basçısı- ile sevgilisi Nancy Spungen -eroinman bir groupie- ve anlatılan olaylar gerçek. Ancak film medya arşivi ve tanıdıkların anlattıklarından artakalan boşlukları bir kurguyla dolduruyor. Yapılan yorumlarda sıklıkla tekrarlanan bir uyarı var: bu film bir Sex Pistols belgeseli değil. Zaten film Sex Pistols'ı ve punk müziğini karakterlerin kimliğini yansıtan bir arkaplan olarak kullanıyor. Ön planda bu ikilinin bağımlı ilişkisi ve kendilerini yokedişleri var.

Sid Vicious bunun için uğraşmış olsa da iyi bir bas gitarist değil. Albüm kayıtlarında sadece bir şarkıda çalmış. Daha çok sahne performansı ve uçtaki hayat tarzıyla Sex Pistols'a uyan bir sembol. Kendini veya başkasını yaralamadığı bir konser görüntüsüne denk gelmedim ben. Hatta pogonun mucidi olduğunu duymuştum. Annesi uyuşturucu satıcısıymış. Nancy de ayrı bir alemde. Kolejden odasında çalıntı mal bulundurduğu için atılmış, ilk işinden ilk gününde atılmış. New York'da takılan bir groupie'ymiş. Oldukça zeki, hırslı ancak sorunlu bir kadın. Uyuşturucu parası kazanmak için fahişelik yapıyormuş ve bunu yaptığını hiçbir zaman saklamamış. Punk akımı Londra'da yükselirken gruplara takılmak için İngiltere'ye gitmiş ve aradığını orada bulmuş.

İki karakter de nihilist ve kendilerini yok etmeye meyilli insanlar. Nancy'nin ciddi psikolojik sorunları var, Sid'in de agresifliğiyle ondan aşağı kalır yanı yok. Punk'ı icat eden, yaşam tarzı olarak seçen insanlar. Ancak punk kaynağından kopup popülerleştiği zamanlarda hayatları ve ilişkileri ile punk idollerine dönüşüyorlar. Sid ve Nancy efsanesinde Nancy için biçilen rol oldukça üzücü. Sex Pistol'ın dağılmasında rol oynamak, Sid'i eroine alıştırarak ölümüne sebep olmak, sinir bozucu kişiliğiyle herkesin nefretini kazanmak... Yoko Ono ve Courtney Love lanetinin öncüsü bir bakıma. Gerçek hayatta bu ikilinin birbirini çok sevdiği söyleniyor, tabi Nancy'nin Sid'i kullandığı söylentisi de çok. Ama kesin olan gerçek ikisi de birbirine bağımlı ve birbirlerini daha da aşağıya çekiyorlar. Öldükleri zaman Nancy 20, Sid 21 yaşında.

Film son haddede depresif, uyuşturucu sahnelerinin Requiem for a Dream'den bile ürkünç olduğunu söyleyebilirim. İki insanın kendisine böyle zarar vermesini izlemek oldukça zorlayıcı. Sosyal olarak uyumsuzlar ve kendilerini sevmiyorlar. İki "misfit" olarak birbirlerini sevmeleri şaşırtıcı değil. Nancy Sid sayesinde istediği ilgiye, şöhrete ulaşıyor. Sid'in etrafındaki herkes Nancy'den nefret ediyor, sanıyorum ki bu Sid'i daha fazla Nancy'e çekiyor. Birbirlerini kullanıyorlar belki ama bu şekilde trajedilerini tek başlarına yaşamıyorlar. Filmde sık sık bahsedilen bir sahne var: kirli bir sokakta ikisi öpüşüyor, arkaplanda çöpler üstlerinden dökülüyor. Bu sahne diğer filmlerde görebileceğiniz benzeri romantik sahnelerin bir anti-tezi. Film temelde bir aşk hikayesi. Ama olağandan daha sert, eğlenceli ve zararlı. Benim için sırf diğer aşk filmlerine olan zıtlığı nedeniyle bile izlenebilecek bir yapım.

Müzik tarihini biraz biliyorsanız Nancy'nin Sid'le birlikte kaldıkları otelde bıçaklanarak öldürülmüş şekilde bulunduğunu da duymuşsunuzdur. Sid'in  aşırı derecede uyuşturucu etkisinde olduğu  için olanları hatırlamadığı söyleniyor. Film bu konu hakkında kendi fikrini yürütüyor. O gece yaşananlar hakkında kesin bir bilgimiz yok. Zaten bu ikilinin hayatı etrafında çok fazla dedikodu var, belki de bu film gerçekler etrafına bir perde daha örtüyor.

17 Temmuz 2011 Pazar

Tek Sahne No.2: İncir Reçeli

Yine epey zorlama bir filmden yazacağım ama yine sadece sevdiğim neredeyse tek sahnesinden bahsedip filmin yarattığı hayal kırıklığına neredeyse hiç dokunmadan tertemiz bitireceğim, en azından umudum o yönde. Yoksa ne kadar da uzatmışlar, bu film böyle mi işlenir, filmin duygusu nerede yaaauuu gibicesinden yarım saatlik bitmeyen bir serzenişte buluvereceğim kendimi. Bu aralar filmleri sevemezken mi buluyorum kendimi yoksa cidden bir düşüş mü var? İlk cevap geçerliyse halim duman!
Sahnemiz filmin geneline yayılmış bir an: "Post-it"ler. Şu bıddırık yapışkanlı kağıtların insanlar üstündeki etkisi, ya da belki de kelimelerin... Söz uçar yazı kalır ne kadar da doğru edilmiş bir söz değil mi? Sanki kız o lafları dillendirse etkisi böyle olmayacak. Gerçi oğlanın kızın tüm sözlerini aklında tutup her birini yine kağıtlara dökmesi bu savı yalanlar gibi ama neticede aklında kalanı aklında kaldığı gibi yazıyor o kağıtlara. Yazının etkisi okuyana göre, vurguya göre, unutulan bir noktalama işaretine göre ne kadar değişiklik gösterir halbuki. Hayal gücü için verdiği oyun alanı her zaman daha çok... Bir kelimeyle ne mucizeler ya da ne hayal kırıklıkları yaratabilirsiniz yazarken. Sizin umutla yazdığınız bir cümle başkası için depresyon tetikleyicisi olabilir. Kız da sanki bu durumun farkında. Gece edeceği benim telefonum yok sözü ile ertesi gün bir kağıda yazılan "Cep telefonu özgürlüğü kısıtlar"ın etkisinin bir olmadığının bilincinde sanki... Tüm bu not kağıtlarının tam da yerinde kullanması, babasının oğlanın müzikle iştigaline ettiği lafa karşılık kızın yapışkanlı kağıdı gitarın üstüne koyması ve "Babalar her zaman haklı değildir" yazışı...
Yine de şu cep telefonu mevzuuna geri dönelim. Uzun yıllar telefonun esiri olmuş ve hatta el parmaklarımdan biri olarak görmüşümdür telefonu. Şimdi ise telefonsuz bir hayattayım, istekten değil telefonun çalışmadığı sonsuzluğun içinde olma durumundan. İlk 6 ay ne kadar zorlandıysam şimdi o kadar rahatlamış hissediyorum kendimi. Telefonu elime aldığımda birilerine hesap vermek zorundaymışım gibi bir hisle haşır neşir oluyorum. Telefonla konuşmak istemeyenleri artık anlıyorum, ki bu cidden büyük bir adım. Elimde olsa telefonu komple kapatacağım anlarda buluyorum kendimi. Sonra bir an oluyor, herkesle saatlerce konuşmak, dert dökmek ve dinlemek için deli olurken buluyorum kendimi. Sanıyorum bunlar özlem anları, telefon sadece aracı kuruluş. Yoksa o kişilerin karşımda olmasıyla kıyaslanamaz bile, sadece eldeki imkanlar dahilinde yapabileceğimizin en iyisi kontenjanından hayata dahil oluyor o anda telefon.
Her şeye rağmen kıza katılmadan edemiyorum. Cep telefonu cidden özgürlüğünü kısıtlar. Özgürlük bu hayatta her şey mi peki? Bendeki yeri çok çok büyükle kocaman arasında gidip geliyor, bir başkası için o kadar önemli değildir elbet...

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Sinemanın Etkisi: Kitap Alıntılaması

"...

Eski ülkeyi parçalayan, imansızların seve seve vazgeçtikleri batıdaki birkaç tozlu araziyi, doğudaki ağaçlı bataklıkları, ülkenin böcek kemirmiş üç beş dilimini Allah'a bırakan şu meşhur güve yenikli bölünmenin hemen öncesiydi (Allah'ın yeni ülkesi: aralarında bin beş yüz kilometre mesafe olan iki toprak parçası. Öyle imkansız bir ülke ki neredeyse var olacak). Ama duygusal davranmayalım ve sadece hislerin çok alevlendiğini, sinemaya gitmenin bile siyasi bir eyleme dönüştüğünü söylemekle yetinelim. Tek Tanrılılar beriki sinemalara gidiyordu, taş tanrıları yıkayanlar öteki sinemalara; sinemaseverler, yorgun ülkeden de önce bölünmüştü. Sinema işine taş tanrılıların hakim olduğu besbelliydi, vejetaryen oldukları için de şu meşhur filmi çekmişlerdi: Gai-Wallah. Duymuşsunuzdur belki? Hindu-Ganj ovasında kol gezip besi ineklerini sahiplerinden azat eden, kutsal, boynuzlu, memeleri süt dolu hayvanları mezbahadan kurtaran, maskeli, yalnız bir kahramana dair tuhaf bir fantazi. Taş çetesi bu filmin gösterildiği sinemaları tıklım tıklım dolduruyordu; tek Tanrılılar da buna cevaben ineklerin katledildiği ve iyi adamın biftekle karın doyurduğu, vejetaryen olmayan ithal Westernlere koşuyordu. Filme meraklı kızgın güruhlar düşmanlarının sinemalarına saldırıyorlardı... yani her türden deliliğe müsait bir zamandı.

Kadın Mahmut, karakterindeki o ölümcül kusur, yani hoşgörüden kaynaklanan tek bir hata yüzünden kaybetti imparatorluğunu. "Bu bölünme salaklığına dur deme zamanı geldi," dedi bir sabah aynasına ve aynı gün sinemasında iki film birden göstermeye başladı: Randolph Scott ve Gai-Wallah perdede birbirini takip edecekti.

...

İki film birden nasıl karşılandı: vejeteryan olanlar da olmayanlar da imparatorluğu boykot ettiler. Beş, altı, yedi gün boyunca, dökülen sıvaların, ağır ağır dönen tavan pervanelerinin ve aralarda gezen hintfasulyesi satıcılarının bakışları altında, besbelli bakımsız, yine aynı ölçüde boş sıralara oynadı filmler; üç otuz, altı otuz ve dokuz otuz gösterimlerinin hepsi aynıydı, özel Pazar gösterimi bile kimseyi yaylı kapılar arasından geçmeye teşvik edememişti. "Vazgeç," dedi Belkıs babasına. "Ne istiyorsun? El arabanı mı özledin?"

Ama artık tanıdık olmayan bir inat girmişti Kadın Mahmut'un içine ve iki filmin bir hafta daha gösterileceğini ilan etti. Kendi ilancı çocukları onu terk ettiler, kimse elektrikli kaldırımlarda bu çelişen filmleri bağıra bağıra gezmek istemiyordu; kimse "Gişeler açıldı!" ya da "Beklerseniz çok geç olur!" demeye cesaret edemiyordu.

...

Bombayı kimin koyduğunu sormayın; o günlerde şiddet eken çok bahçıvan vardı.

..."

Utanç - Salman Rushdie

27 Haziran 2011 Pazartesi

İçinden Müzik Geçen Filmler No.5: Le Grand Bleu

Tam olarak bu kategoriye sığar mı emin değilim ama gözümde içinden müzik geçen bir film. Hatta denizin ritmiyle tam uyumlu müziklerle donanmış bir film, hele bir de odyofil vardiya şefiniz bu filmin müziklerini evde deli hoparlörlerle dinlediğinden ve inanılmaz olduğundan yaklaşık bir saat boyunca bahsediyorsa neden olmasındı?
Filmi gemide izlemenin getirdiği ruh hali bambaşka... Denizden kopamamayı anlamanıza biraz daha yardımcı oluyor açıkçası. Dört tarafı denizlerle çevrili kara parçamız olan gemimizde bazen aynı bu adam gibi dalgalara dalıp gidiyoruz. Kafamız bir anda bambaşka bir yere kayarken deniz hayal dünyamızı genişletmemize her an yardım etmekten geri durmuyor sağolsun. Oysa bu filmin baş karakteri denize baktığında sadece denizi düşlüyor. Onu biz diğer insanlardan ayıran en önemli özelliği de bu belki...
Sevmeyi denize bahşettiğinden herhangi bir kadını kıyaslamaya yanaşmıyor bile, onu seven ve onun da kendisini sevmesini bekleyen kadın metres olmayı daha baştan kabul etmekle yükümlü, aksi halde hiç durmasına gerek yok... Zaten gördüğü anda aşık olan/olunan kadınla ilişkilerinin uzun sürmesinin temelinde de bu kabulleniş yatıyor.
 
Babasını teslim ettiği suya bir daha yaklaşamayacağını düşündüğümüz anda oğlan bizi buz dalışıyla karşılıyor. Yunuslarla dertleşiyor, deniz kızlarıyla anlaşıyor. O kadar naif bir şekilde denize tutkun ki bu hali bir uyuşturucu müptelasını andırıyor. Derinler onu hep sarhoşluğun en tatlı anına getirmiş bir türlü kendine gelmek istemiyormuş gibi... Zaten insandan çok balık denmesinin bir sebebi olmalı.. Kendini denizin altında daha rahat hissettiğini, yukarı çıkmak için bir bahane bulması gerektiğini söylüyor mesela. Denize dalarken gözlük kullanmıyor, sanki arada yabancı bir cisim olmasını istemiyor gibi. En iyi arkadaşı mahallenin kabadayısı onu kurtarırken sonunu hazırladığının da bilincinde sanki, yer yer Jean Reno'nun gözlerinden geçen bulutlarda bunu görüyoruz gibi... Ama her şeye rağmen en mutlu olduğu yere dönmeyi kafasına koyan oğlanin son sahnedeki tercih hali, görseline de müziğine de doyulmaz bir şölen resmen.

 
Filmin '85 yapımı olduğunu düşününce renklerine daha bir bayıldım. Su altında geçen her dakikadan huzur buluyorsunuz resmen. Bu huzuru müziklerle desteklemişler. Sanki yönetmen denizin altının ritmini içinde hissetmiş ve bunu bize de aynen aksettirmiş gibi. İçinden müziğin geçmesi de tam bu bağlamda işte. Sözlerle bizi yormayıp, klostrofobik olabilecek bir filmi huzurlu ne naif bir şekle müziklerle evrilttikleri ve hatta bunu gizliden de değil açıktan yaptıkları için... Müziğin girdiği her an o oğlanın duygularına bizi daha çok yaklaştırabildikleri için. Zaten dilbaz olmayan oğlanın yüzündekileri anlamamızı sağladığı için...  Ve hatta sırf o tersine dünya için...

20 Haziran 2011 Pazartesi

Gençlik Ateşi Üstümüzde Olsun: Daydream Nation

Fırlama ve yer yer edepsizliğe varan 17 yaşındaki bir kızın bir kaç ayını anlatan bir film Daydream Nation. Kız büyük şehirden kasabaya taşınan, tek ebeveyniyle yaşayan, özgürlüğüne düşkün bir tip. İçimizden biri değil ama bir yanıyla çok seviyor bir yanıyla uyuz oluyoruz kendisine...
Kasabanın kendisinden nefret ettiğine ikna olup iyi o zaman ben de dibine vurayım diyerek hocasını ayartıyor. Hoca da dünden razı diyemeyeceğim, ama kız çok kararlı. Bir de partide tanıştığı Thurston diye yaşıtı var kızın. Bu ikisi arasında mutlu mesut hayatını sürdürüyor kızımız. O kadar umursamıyor ki kimseyi, bu onu iki erkeğin gözünde de vazgeçilmez yapıyor. Genç olanı zaten ilk gördüğü anda aşık oluyor ve kız bunu kullanmaktan zerre kadar çekinmiyor. Hoca denklemiyse görünenin ve genelin aksine ilerliyor. Genelde yaşlı adam genç kız hikayelerinde adam yoluna devam eder, kız arkasından yaşlı gözlerle bakakalırken bu filmde ipler her daim kızın elinde. Hemen her daim diyelim hadi...
İki adama da hiç bir duygu beslemiyor oluşu ve her an gidecekmiş gibi durması sanırım hoca gözündeki yerini büyütüyor ve tanrıça gibi bir noktaya koymaya başlıyor o anda. Tam da bu bahsi geçen anda ciddiyetin c'sini istemeyen kızımız dört nala kalbinin gerçek sahibine koşuveriyor.

Filmin karanlık ve komik tavrı cidden Donnie Darko'yu andırıyor. Böyle enteresan bir ilerleyişi var ve bir sonraki sahneyi tahmin etmenize asla izin vermiyor. Bir de esprileri çok ince. Kitap sahnesinin sonunda uyuyakalmışken "bütün bunlar 70 sayfada oluyor" diyor tekdüze bir sesle. Filmin espri noktası hoca karakteri zaten. Her zaman karizmatik olan yaşlı adam/genç kız hikayesini kendine güveni olmayan, hayatının dengesini yitirmiş ve karikatür bir adam ve onu kullanan kızla takas etmişler filmde.
Ama kendi açımdan filmin en çekici yeri sonu. Öylesine beklenmedik bir şekilde bitiyor ki film, hani kolay şaşırmayan film izleyicilerini bile bir ters köşe yapmışlar. Muhtemelen de bu köşeyi çizerken hem yönetmenin, hem senaristin, hem de oyuncuların dudaklarının kenarında inceden bir gülümseme oluşmuştur. Yani bu şekilde gelişen bir konunun sonunu böyle bağlamak cesaret işi... Niceleriyle hadi leyyyyn diye dalga geçmişken bu filmin akışına tam oturduğunu düşünüyorum.

Oğlanın annesiyle olan ilişkisi bambaşka bir de. İnsan sevdiği kızdan bir randevu koparmak için annesini kızın evine yollar mı yahu? Ertesi günkü konuşmayı buraya yazayım da filmin nasıl bir seyirde gittiği daha net anlaşılsın (tercümeyi günlük hayatla bağlayarak):
Kız: Çok zavallısın! Anneni mi yolladın?
Oğlan: Evet biliyorum.
Kız:Tuhafsın gerçekten de!
Oğlan: Öyleyim ne yapabilirim...
Kız: İyi o zaman, başına bela aldın şekerim. Şimdi babam beni seninle çıkmam için zorluyor. Akşam 8'de al beni.
Oğlan: Yaşasındı! O zaman ben seni arayım?
Kız: (çoktaan basmış gitmiş...)

Akşam muhabbeti:
Oğlan: Bence sen benden hoşlanıyorsun. Gerçi bana cidden ne kadar zalim davrandığını düşünürsek kulağa tuhaf geliyor biliyorum ama...
Kız: Çok tuhafsın.
Oğlan: Bu arada geçen seferki benim ilk deneyimimdi. İlişkimiz ilerledikçe daha iyi olacağını düşünüyorum.
Kız: Ne ilişkisi ya?! Bu kasabadaki herkes ne kadar hayalperest! Niye devamlı böyle hayallere kapılıyorsunuz anlamıyorum ki... Burada herkes hayatının ilk yarısını evlilik hayalleriyle, kalan yarısını da pişman olarak geçiriyor. Herkes herkesi aldatır, bunu niye büyütüyorsunuz ki...
Oğlan: Ben seni asla kat'a asla asla asla asla aldatmazdım
Kız: Evet tuhafsın. Neyse benim gitmem lazım...
Oğlan: Yarın okulda konuşsan bari benimle, hı?
Kız: Yarın cumartesi salak
Oğlan: Aaa evet...
Kız: Tamam bak canın isterse arayabilirsin beni anlaştık mı? Hadi ver yanağını bir öpeyim.
(der ve hocanın kollarına koşar, kendinden nefret eder ve çocuğun kollarına koşar)
Kayıp addedilen nesle dair de dokunmadık hiç bir konu bırakmamışlar. Çatırdamış aileler, din, endüstri, paranoya, seri katiller, seks, uyuşturucu... Hatta uyuşturucunun güzel etkileri... Film boyunca uyuşturucu filmin ana karakterlerinden birini oluşturuyor ama son derece masum bir şekilde. Hani bu kadar uyuşturucu içeren filmlerde tüm karakterler dibe vurur ya, bu filmde resmen ters döndürmüşler hikayeyi. Tüm film boyunca en kötü hale düşen uyuşturucuyla ilişkisi en uzak olan tip, evin halini gördüğündeki bakışları bittim ben şeklinde olan tek kişi. Gerisi saldım çayıra modunda devam, bir rock'n roll eksik...
Tatlı bir akışı, tuhaf ve hatta terse dönmüş karakterleri var. Bir dergide Tivilit'le karşılatırıldığını görmüştüm bu filmin. En büyük farkını sır vermemek adına söylememişler herhalde: Tivilit kızı ne kadar zayıf ve korunmaya muhtaçsa, Gündüz düşçüsü kızımızo kadar kendi hayatını yöneten, kimseye ipleri vermeyen ve hatta çevresindeki zayıf kişileri sarıp sarmalayan bir tip. Kendi adıma böyle karakter gördükçe mutlu oluyorum, edepsizliği de yanında bonus olarak hediye ediliyor.